Komünist Devrim
   Nederlands                                  YAŞASIN KOMÜNİST ENTERNASYONALİZM!  June 20 2019 16:29:07   
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

   Ana Sayfa
   Yazılar/Broşürler
   Görüşler
   Komünist Hareketten
   Devrimci Basından
   Sol Hareketten
   Felsefe
   Katkılarınız
   Arşiv
   Sitede Ara
   Bağlantılar
   İletişim

English
   Home
   Opinion
   Revolutionary Press
   Left Movement
   Philosophy
   Site search
   Web links
   Contact



Devletin İşlevlerini Açıklamada Diyalektik Sınıf Analizinin Vazgeçilmezliği (1)
Yazılar-Broşürler(A.H.Yalaz)

Giriş
Kapitalist toplumun işleyişini incelemede, anlamada ve açıklamada sınıf analizinin artık zamanının geçtiği düşünü, son on yıllarda, sosyal bilim çevrelerinde alışılmış bir şey ya da moda olageldi. Ona kuşku yok ki, bugünkü kapitalist toplumun sosyoekonomik, politik ve kültürel yapıları büyük değişiklikler geçirdi. Kapitalist ekonomik gelişme daha karmaşık yapıların ortaya çıkmasına yol açtı. Özellikle, egemen sermaye birikimi biçimi olarak Fordist kitle üretiminin yerini esnek üretim sistemlerinin aldığı ve hizmet sektörünün giderek artan bir önem kazandığı ekonomik olarak gelişmiş kapitalist ülkelerde toplumun sınıfsal yapısı daha da karmaşıklaştı. Sosyoekonomik gelişmelere koşut olarak devletin işlevleri de değişti. Bu çalışmada sınıf analizinin kapitalist toplumda devletin işlevlerini açıklayıp açıklayamayacağını inceleyeceğim. Yukarıdakiler temelinde aşağıdakini araştırma sorusu olarak belirliyorum: Sınıf analizi bugünkü kapitalist devletin işlevlerini açıklayabilir mi?


1. Sınıflara-bölünmüş kapitalist toplum

Bugünkü kapitalist toplum, birbiriyle çatışan çıkarlara sahip olan değişik sosyoekonomik gruplardan oluşan oldukça bölünmüş bir toplumdur. O, yalnızca sosyal sınıflar, sınıf fraksiyonları olarak değil, ama, aynı zamanda, örneğin, etnik gruplar ve bazen zaten kendileri de sınıflara bölünmüş olan uluslar olarak da bölünmüştür. Bugünkü burjuva toplum, ne olarak adlandırılırlarsa adlandırılsınlar, aynı zamanda ekonomik gruplar olan değişik sosyal gruplar olarak bölünmüştür. Bir başka deyişle, her sınıf aslında ekonomik bir gerçektir.

Marks ve Engels tarafından geliştirilen tarihin materyalist kavranışına (tarihsel materyalizme) göre, insansal varoluşun maddi üretimi ve yeniden üretimi insan tarihinde eninde sonunda belirleyici faktördür. “ (...) Özellikle Avrupalı yorumcular arasında egemen olan görüş, sosyal farklılaşma sistemlerini anlamada üretimin öneminin azaldığıdır. (...)” (Grusky ve Sorensen 1998: 1212). Ama, “üretim, bütün sosyal varoluş biçimlerinin meddi temelini yaratır ve üretim süreçlerinde insan çabalarının birleştirilme biçimleri, yönetim biçimi de dahil olmak üzere, sosyal yaşamın bütün yönlerini etkiler” (Cox 1987: 1). Cox’un belirttiği gibi, “üretimin merkeziliğinin öne sürülmesi, gerçekten de, sosyal sınıflar sorununa götürür.” (1987: 2) Sosyal sınıflar sosyal yaşamın temsilcileridirler ve sosyoekonomik, kültürel ve politik yaşamda farklı konumlar tutarlar.

Sosyal sınıflar nasıl tanımlanabilirler? Sınıf terimi birçok kişi tarafından birçok biçimde tanımlandı. Carchedi’nin savunduğu gibi, sınıflar her şeyden önce üretim ilişkileri açısından tanımlanabilirler: “üretim süreçlerinin aynı yönlerini üstlenen bütün insanlar nesnel olarak aynı sınıfa aittirler. Sınıflar böylece sosyal yaşamın ve sosyal araştırmanın temel (ama açıktır ki tek değil) birimi oldu.” (1987: 80) Örneğin, Max Weber, sosyal sınıfı, “pazarın yapısı içinde verili olduğundan dolayı, bireyin kendi durumunu kavrayışından bağımsız olarak işleyen bir olgu” olarak tanımlar (Giddens 1977: 80) Talcott Parsons, “sınıf” terimini neredeyse “statü grubu”yla eş anlamda kullanır. O, “sınıf statüsünü, sosyal yapının birimi olarak, sosyal sistemin farklılaşmasının hiyerarşik boyutunda bir pozisyon olarak tanımlamayı; ve sosyal sınıfı, bireysel ve/veya kolektif olsun, kendilerinin ve diğerlerinin gözünde toplumda bu anlamda yaklaşık olarak eşit statüye sahip olan böylesi birimlerin bir toplamı olarak düşünülmesini” önerir (aktaran Giddens 1997: 315, n.19) M. Khon ve K. M. Slomcynski sosyal sınıfları “ her biri geniş bir meslekler tayfını kapsayan, içsel olarak heterojen farklı gruplar olarak” tanımlarlar (Grusky ve Sorensen 1998: 1189). Şimdiye kadar karşılaştığım tanımlar içinde, bu yazıda kullandığım V.İ. Lenin’in tanımını, en bilimsel ve tatmin edici tanım olarak değerlendiriyorum:
“(...) Sınıflar, tarihsel olarak belirlenmiş sosyal üretim sistemi içinde tuttukları yerlerine, (çoğu durumda sabit olan ve yasalarla kesin ve açık olarak belirtilmiş olarak) üretim araçlarıyla ilişkilerine, emeğin sosyal örgütlenişindeki rollerine ve dolayısıyla da sahip oldukları toplumsal zenginlikten aldıkları payın boyutlarına ve bunu edinme biçimlerine göre birbirlerinden ayrılmış geniş insan gruplarıdır. Sınıflar, belirli bir sosyal ekonomi sistemi içinde tuttukları farklı yerler nedeniyle birinin emeğini diğerinin mülk edinebildiği insan gruplarıdır.”(1971: 231)
2. Kapitalist devlet ve işlevleri

2.1 Kapitalist devlet nedir?
Devlet, işbölümünün gerektirdiği farklı kurumlar olarak örgütlenmiş bir sosyal ilişkiler biçimi olarak tanımlanabilir. Jessop, devleti, müdahale ve temsili etme biçimlerinin karmaşık kurumsal bir bütünü ve devlet iktidarını ise politik güçlerin biçim olarak belirlenmiş bir yansıması olarak tanımlar. (1982: xiv). Devlet, kapitalist toplumda belirli bir sınıf karakteri olan çok sayıda örgütten biridir. Kapitalist toplumda egemenliğin bir örgütleniş biçimi olarak devlet, esasen ekonomik olarak güçlü toplumsal sınıfın baskıcı bir aracıdır. Kapitalist sınıfın kurumlaştırılmış gücüdür. Özünde örgütlenmiş şiddettir, veya, Marks ve Engels’in Komünist Parti Manifestosu’nda savundukları gibi, politik iktidar bir sınıfın diğer sınıfı baskı altında tutması için örgütlenmiş gücüdür (Marks ve Engels 1980: 53). Marks ve Engels, Alman İdeolojisi’nde devletin toplumsal işbölümüyle birlikte ortaya çıktığını ve egemen sınıfın kendi ortak çıkarlarını dile getirdikleri bir biçim olduğunu savunurlar” (Jessop 1982: 9). Harvey’nin savunduğu gibi, “kurumlaşmış şiddet tekeline sahip olan baskıcı bir otorite sistemi olarak devlet, egemen sınıfın onun aracılığıyla kendi iradesini yalnızca muhaliflerine değil, ama kapitalist modernizmin eğilimli olduğu anarşik akışa, değişime ve belirsizliğe karşı zorla kabul ettirmenin ikinci unsurudur.” (1995: 108)

Kapitalist sınıf, kapitalist toplumda devleti yöneten yönetici veya egemen sınıftır. Devlet kapitalist bir karaktere sahiptir ve kapitalist devlet kapitalist sınıfın kolektif iktidarıdır. Ama bu sınıf yekpare değildir. Büyük, orta ve küçük kapitalistler olarak değişik katmanlara bölünmüştür. Endüstriyel, ticari, mali, tarımsal vb. olmak üzere değişik sermaye fraksiyonları vardır. Devlet iktidarı, en güçlü sermaye fraksiyonları, özellikle yüksek derecede gelişmiş ülkelerde büyük (ulus-ötesi) şirketler, tarafından kontrol edilir.

Kapitalist toplumun devleti kapitalist bir karaktere sahiptir; ama, bu, kapitalist sınıfla kapitalist devlet arasında bir ‘ emir ve uygulama ilişkisi’ olduğu anlamına gelmez. Devlet genel olarak toplumsal sınıflar ve katmanlarla ve egemen kapitalist sınıfla ilişkilerde görece bir özerkliğe sahiptir. Kapitalist devlet kapitalist sınıf adına davranır. Bürokratikleşme, politik yönetimin merkezileştirilmesi ve sosyalizasyon, kapitalist sınıfa, kapitalist üretim ilişkilerinin ve bir bütün olarak burjuva sosyal ilişkilerin korunması, geliştirilmesi ve yeniden üretilmesi işini bu iş için görevlendirilmiş insanlara ve devlet organlarına bırakmayı olanaklı kılar. Sosyalizasyon ve öz-çıkar sayesindedir ki, kapitalist toplumu korumak ve sürdürmek ve kapitalist burjuvazinin, özellikle egemen fraksiyonunun, sınıf çıkarlarını savunmak için devlet bürokrasisine ya da bürokratik burjuvaziye emir vermek gerekmiyor. Miliband’a göre, devletin görece özerkliği, “ devletin (bu bağlamda normal olarak yürütme gücü anlamında) iktidarı ellerinde tutanların ‘ulusal çıkar’ olarak kabul ettiklerine en iyi biçimde nasıl hizmet edebileceğini saptamaya ilişkin olarak sahip olduğu özgürlük derecesinden oluşur ve gerçekte yönetici sınıfın çıkarlarına hizmet etmeyi içerir.” (1977: 83)

Benim devletin görece özerkliği kavrayışım Miliband’ın kavrayışından farklıdır. Benim kavrayışımda devlet yalnızca örgütlenmiş profesyonel devlet görevlilerinden (devlet seçkinleri) oluşmaz; ama, o, ekonomik ve politik gücün birliğinin vücut bulmasının ta kendisi olan bürokratik burjuvazi tarafından yönetilen bir sınıf örgütüdür. Devletin görece özerkliği, diğer şeylerin yanı sıra, devletin ekonomide oynadığı role bağlıdır. Sivil ve asker yüksek devlet görevlilerinden (devlet bürokrasisinin üst kademesi, bürokratik seçkinler) oluşan bürokratik burjuvazi, devlet işlerini yönetir, üretim araçlarının önemli bir bölümünü, mali ve diğer ekonomik kaynakları kontrol eder ve düzenleyici güce sahiptir. Bürokratik burjuvazi, kendi sosyoekonomik ve politik çıkarlarına ve ekonomik olarak güçlü toplumsal sınıflar ya da o sınıfların fraksiyonları karşısında görece özerliğe sahip olmasını daha da olanaklı kılan ‘bağımsız’ ekonomik güç temeline sahiptir. Bu bürokratik sınıfı toplumda çok önemli bir güç yapan şey, bir yandan, onun üretim araçlarının önemli bir bölümünü kontrol etmesi ve hatta bazen sahip olması, diğer yandan da baskı araçlarını doğrudan kontrol etmesidir. Yani, o, ekonomik ve politik gücü birleştirir. Bununla birlikte, bürokratik sınıf yekpare bir güç değildir. Tam tersine, devlet içindeki işbölümüne ve iç ve uluslararası sosyal güçlerle ilişkilerine bağlı olarak, farklı fraksiyoncu sınıf çıkarlarını temsil eden farklı fraksiyonlardan oluşur.

2.2. Devlet-toplum ilişkileri
Sınıf yönetiminin karmaşık bir aracı olarak devlet, toplumdaki karmaşık sınıf yapısını ve sınıf çıkarlarını hesaba katmak zorundadır. Kapitalist toplumda devletin işlevlerinden biri üretim, ulaştırma, bilgi ve iletişim araçlarının mülkiyetine ilişkin olarak özel mülkiyet haklarını iç ve dış tehlikelere karşı korumaktır. Örneğin, artık-değer üretmeye yetenekli tek sınıftan, işçi sınıfından gelen tehlikelere karşı. Vurgulanmalıdır ki, kapitalist mülkiyet ilişkilerini sürdürmek ve korumak burjuva devletin merkezi görevidir.

Devlet, politik bir oyuncu olduğu gibi, aynı zamanda, toplumun ekonomik yaşamında vazgeçilmez bir rol oynayan ekonomik bir oyuncudur da. Çeşitli ekonomik işlevleri yerine getirir ve kapitalist ekonomik sistemin destekleyicisi ve koruyucusu görevini yapar. Aynı zamanda hem yatırımcı, hem üretici ve hem de tüketicidir. Devlet, çeşitli sanayi ve hizmet sektörü girişimlerinin sahibi ve yöneticisidir. O, altyapıya yatırım yapar, özellikle de bireysel ve şirketleşmiş kapitalistlerin yatırım yapamayacakları ya da yapmak istemedikleri büyük projelere. “Araştırma ve Geliştirme” projelerinin bir çoğu devletin para yardımıyla yapılır veya projeler üzerinde devletin etkisi vardır. Devlet emek-gücü satın alır ve işçi sınıfı tarafından yaratılan artık-değere el koyar. Bireysel sermayelerin kolektif çıkarlarını temsil ettiği ölçüde, kapitalist devlet kolektif bir kapitalisttir. Bu nedenledir ki, üretim, ulaştırma, iletişim ve bilgi araçlarının devlet mülkiyeti kapitalist bir karaktere sahiptir. Kapitalist devletin en temel görevi üretim araçlarının kapitalist mülkiyetinin ya da genel olarak burjuva mülkiyet ilişkilerinin sürdürülmesi ve korunması olmakla birlikte, söylenmelidir ki, devlet harcamaları olmaksızın kapitalist ekonomik sistem işleyemez.

Devletin kapitalist mülkiyet ilişkilerini koruduğu ve sömürülen işçi sınıfına ve ekonomik olarak ezilen sosyal sınıflara ve gruplara karşı sınıf savaşımında (sınıf savaşımı sosyal sınıflar arasındaki ilişkidir) kapitalist sınıfın elindeki en önemli araç olduğu doğrudur. Devlet, aynı zamanda, çeşitli sosyal güçler, özellikle de emek ve sermaye, arasındaki sınıf savaşımının bir nesnesi, bir alanıdır. O belirli bir tarihsel-sosyal bir bağlamda iş görür ve kendini bütünüyle kapitalist sınıfın ya da bu sınıfın belirli bir fraksiyonunun sınıf çıkarlarını korumakla sınırlayamaz. Kapitalist bireylerin özel çıkarlarıyla kapitalist sistemin kolektif çıkarları arasındaki anlaşmazlıkları düzenleme burjuva devletin işlevlerinden biridir. O, kapitalist toplumun çöküşüne karşı bir koruyucu işlevi görür.

Devlet kendini meşru kılmak ister ve sınıf savaşımının üstündeymiş gibi davranır. Sınıf savaşımı kapitalist düzenin bütünlüğünü tehdit ettiği zaman, devlet, kapitalist sınıfla işçi sınıfı arasında sanki bir arabulucuymuş gibi davranır. Böylesi koşullarda, devlet, işçi sınıfına ödünler vermeye zorlanabilir. Cox’un da dikkat çektiği gibi, kapitalist devlet, birikim yapma çabasında sermayeyi desteklediği gibi, refah ve istihdam üstündeki olumsuz etkilerini azaltmak yoluyla bu birikimi halkın zihninde meşrulaştırır (1987: 281-82). Bunu yapabilmesi için devletin kapitalist sınıf, özellikle de bu sınıfın egemen fraksiyonu karşısında görece bir özerkliğe sahip olması gerekir. Jessop (1982: 97) Holloway ve Picciotto’nun görüşlerini aşağıdaki sözcüklerle anlatır: “Devlet, genel, yansız ve dışsal biçimini yitirdiği ve belirli kapitalist çıkar adına ekonomik yeniden üretime doğrudan karıştığı ölçüde onun fetişleşmiş olan sınıf-tarafsızlığı görünüşü azalır ve böylece işçi sınıfı üzerindeki burjuva egemenliğinin temeli zayıflamış olur.” E. Altvater, ‘ideal kolektif kapitalist’ olarak devletin hareketleri tarafından garanti edilmesi gereken kapitalizmin dört sosyal koşulunu aşağıdaki gibi belirtir:
“ (...) üretimin (veya altyapının) genel maddi koşullarının yerine getirilmesi; burjuva hukuksal düzenin yaratılması ve uygulanması; sermaye ve ücretli-emek arasındaki anlaşmazlığın düzenlenmesi; ve toplam ulusal sermayenin kapitalist dünya pazarında tutunmasını sağlamak için çalışılması (...)” ( Başka sözcüklerle anlatan Jessop 1982: 91).

2.3 Bir sosyal üretim ilişkisi olarak sermaye, sermaye birikimi ve devlet
Sermaye birikimi kapitalist ekonomik sistemin özüdür; ve, Marks’ın ifade ettiği gibi, kapitalist üretim süreci aynı zamanda bir sermaye birikim sürecidir de (1984: 218). Sermaye birikimi kapitalist sistemin itici gücüdür; ve “sermaye burjuva toplumdaki her şeye hükmeden ekonomik güçtür” ve “aynı zamanda hem çıkış noktası, hem de sonuç olmalıdır” (Marx 1981: 213); ama kavramın marksist anlamında sermaye nedir? Sermaye artık-değer yaratmak için kullanılan para ve mallar olarak tanımlanabilir. O “bir tür depolanmış emek” veya “ölü emektir” (Engels 1979: 15-16). “Sermaye nedir?” sorusuna Engels şu karşılığı verir: “ (...) Başlangıçtaki toplam miktardan daha fazla paraya çevrilmek için mala çevrilen para (...)” (1979: 24). Kendini genişleten bir değer olarak sermaye, diğer şeylerin yanı sıra, “sınıf ilişkilerini, ücretli-emek biçiminde emeğin varlığına dayanan belirli bir karaktere sahip olan bir toplumu” kapsar (Marx 1986: 108). Marks’ın belirttiği ettiği gibi, “sermayenin büyüyen birikimi onun artan merkezileşmesini beraberinde getirir” ve “sermaye, temsilcisi kapitalist olan bir sosyal güç olarak, giderek artan biçimde öne geçer” (1986: 264). Marks, gelirleri ve onların kaynaklarını tartışırken sermayenin bu sosyal karakterini vurgular:
“Sermaye, toprak, emek! Bununla birlikte, sermaye, bir nesne değil, ama tersine toplumun belirli bir tarihsel oluşumuna ait olan, bir nesnede kendini ortaya koyan ve bu nesneye belirli bir sosyal karakter veren belirli bir sosyal üretim ilişkisidir. Sermaye, maddi ve üretilmiş üretim araçları toplamı değildir. Sermaye, daha çok, tıpkı altın ve gümüşün kendi başlarına para olmamaları gibi, kendi başına sermaye olmayan üretim araçlarının sermayeye dönüştürülmesidir. Toplumun belirli bir bölümü tarafından tekelleştirilmiş olan bir üretim aracı olarak sermaye, canlı emek-gücünün karşısına, bizzat bu emek-gücünden bağımsız kılınan ürünler ve çalışma koşulları olarak, ki bunlar sermayedeki bu antitez/zıtlık aracılığıyla kişileştirilmiş koşullardır, olarak çıkar (...)” (1984: 814-15).
Sermaye sosyal emekten doğar ve bir işbölümü biçimini ifade eden temel bir sosyal ilişki olarak anlaşılmalıdır. Sermaye birikimi bir sosyal sömürü ilişkisi olarak kavranmalıdır. Sermaye birikimi artık-değer üretiminin ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Artık-değerin bir bölümü bireysel kapitalistlerin ve onların ailelerinin tüketim gereksenmelerini tatmin etmek için değil, ama sermayeyi genişletmek için kullanılır. Marks, sermaye birikimini, artık-değerin (ödenmemiş emek) bir bölümünün sermayeye yeniden dönüştürülmesi olarak tanımlar. “Belli bir kar oranı verilmişse, kar kitlesi, daima, yatırılan sermayenin büyüklüğüne bağlı olacaktır. (2) Bununla birlikte, o zaman birikim, bu kitlenin yeniden sermayeye dönüştürülen bölümü tarafından belirlenir (...)” (1984: 245) Marks’a göre, artık-değer üretimi, kapitalist üretimin dolaysız amacı ve zorlayıcı devindiricisidir (1984: 243-44). J. Holloway ve S. Picciotto’nun savundukları gibi, burjuva devletin gelişme biçimleri ve işlevleri, “bir sosyal sömürü ilişkisi olarak sermayenin birikimi için gerekli olan tarihsel olarak karmaşık ekonomik, politik ve ideolojik koşulların daima yenilenen yeniden örgütlenmesi açısından saptanmalıdır.” ( Başka sözcüklerle anlatan Jessop 1982: 96).

Devlet iktidarı/gücü, diğer şeylerin yanı sıra, sermayenin birikim süreci için gerekli olan ekonomik, sosyal, politik ve ideolojik koşulları oluşturmak için de kullanılır. Kapitalist devlet, kapitalist yeniden üretimin kurallarını ve zorunluluklarını savunur. Poulantzas’a göre, tekelci kapitalist aşamada devletin üstünlüğü, büyük sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi için kesinlikle vazgeçilmez olan ekonomik işlevlerinin büyük ölçüde büyümesine karşılık düşer. “ (...) Devletin ekonomik işlevleri, aslında, onun sömürüde ve sınıf egemenliğinde oynadığı kapsayıcı politik rolün bir ifadesidir; bu işlevler, doğaları gereği, sosyal bir oluşumun sınıf savaşımı alanında devletin baskıcı ve ideolojik rollerinde ifadesini bulurlar (...)” (1975: 81). Üretim ve dağıtım süreçlerindeki eşgüdümleşici ve destekleyici işlevlerinin yanı sıra, kapitalist devlet, ekonomik sisteme ve ekonomik stratejinin belirlenmesine aktif olarak karışır. Bundan dolayıdır ki, sermaye birikim sürecine devlet müdahalesi politik ekonomide en çok tartışılan konulardan biridir.

Van der Pijl’in savunduğu gibi, “Somut sınıf savaşımları, sermayenin üretimde zorla kabul ettirilmesi etrafında döner; ama gerçek yaşamda diğer iki boyuttaki (ilk birikim, üretim) savaşımla ve modern topluma geçmişten kalan topluluk mirasıyla iç içe geçmiştir.” (1998: 49). İşçi sınıfını, kapitalist sınıfı ve diğer sosyal sınıf ve katmanları içeren sınıf savaşımlarının yanı sıra, sermayenin çeşitli fraksiyonları arasındaki savaşım veya rekabet de her bir sosyal oluşum içindeki sermaye birikim biçimiyle ilgili olarak önemli bir rol oynar. Ekonomideki rolünün neoliberal küçümsenmesine karşın, devlet, genel olarak ekonomide, özel olarak da sermaye birikim sürecinde merkezi bir yer tutar. Ekonomik liberalleşme ve düzenlemeden vazgeçilmesi (deregülasyon) gibi politik kararların yanı sıra, ulusallaştırılmadan vazgeçilmesi ya da devletin sahip olduğu ekonomik işletmelerin özelleştirilmesi bu tartışma çizgisini güçlendirir. Devlet “ sosyal üretim ilişkileri biçimlerinin hakim-ikincil gibi düzenlenişlerinin oluşmasını” kolaylaştırır “ ve öylelikle ikincil olanlardan hakim olanlara doğru artık-değer transferiyle gerçekleşen sermaye birikim sürecini etkiler.” (Cox 1987: 106).

Kapitalist devletin yapısı statik değildir ve devletin toplumun ekonomik yaşamında işlevleri sermaye birikimi biçimindeki değişikliğe uygun olarak değişir ve tersi de doğrudur (vice versa). Toplumun ekonomik yapısıyla genel olarak üstyapısı ve özel olarak politik üstyapısı arasında diyalektik bir ilişki vardır. Kapitalist gelişmenin değişik aşamalarında, devlet, o aşamalara karşılık düşen ekonomik işlevlere sahiptir. Kapitalizmin bir aşamasından bir diğer aşamasına geçiş, diğer şeylerin yanı sıra, ekonomik kriz, işbölümünde ve sermaye birikim biçiminde değişikliklerle nitelenir. Devletin ekonomik rolü bu değişikliklerle birlikte değişir ve, Kolko’nun belirttiği gibi, kamu düzenini korumanın yanı sıra, devletin birincil görevi ekonominin yeniden yapılandırılması sürecinde sermaye birikiminin koşullarını yenilemektir (1988: 188). “Devletler, belirli sosyal ilişki biçimlerinin bir arada varolan diğer biçimler üzerinde hakimiyet sağladıkları koşulları oluştururlar; ve ya kasıtlı ya da kasıtsız olarak, birikim sürecinin hakim-ikincil bağlantılarını düzenlerler. Devletler, böylece, güç uygulamak için kendisinden yeterli kaynak çektiği bütün bir karmaşık üretim yapısını belirlerler (...)” (Cox 1987: 399).


3. Neoliberal (küresel) yeniden yapılandırma, sınıflar ve devlet

Gelişmiş merkez kapitalist ülkelerde devlet, 1945 ile 1973 yılları arasında, diğer şeylerin yanı sıra, devlet harcamaları aracılığıyla ekonomik yaşamda önemli bir rol oynadı. Bununla birlikte, bu, devletin, ekonomik genişlemeyi olanaklı kılan ve onun neredeyse otuz yıl boyunca sürmesini sağlayan tek büyük oyuncu olduğu anlamına gelmiyordu. 1950’li ve 1960’lı yıllarda karlılık yüksekti ve kar miktarı hızla büyüdü ve devlet bu dalgayla sürüklendi. Karlılıkta ve yatırımda düşüş, işsizlikte yükseliş gibi ekonomik sorunlar kötüleştiğinde, devlet , kredi sistemini desteklemek ve istihdamı sürdürmek için ekonomiye mali kaynak pompalamak zorunda kaldı. Bu, devletin, artık-değerin giderek daha büyük bölümünü gittikçe artarak kendine mal etmesi ve artık-değerin gittikçe küçülen bölümünün yatırıma ve genişlemeye gitmesi demekti. Olan şuydu; ortalama kar oranında ve ekonomik büyüme oranında düşüş nedeniyle devlet, kısa erimde sorunları hafifletmek için, sisteme mali kaynak pompalamaya zorlandı. Ama, bu, büyüme oranında daha fazla düşüşe neden oldu ve geleceğin sorunlarını, daha fazla devlet müdahalesi gerektirecek biçimde, kötüleştirdi vs. Sistemin potansiyel genişleme (büyüme) oranı düştüğü için, sisteme artarak süren kaynak pompalanması, gittikçe artan bir enflasyona ve gerçek genişlemede bir düşüşe, yani stagflasyona (3) neden oldu (Shaikh 1986: 99-100).

1974-75’te 1930’lardan sonraki en büyük ekonomik durgunluk meydana geldi. “1970’lerde kapitalist devletlerin karşı karşıya geldikleri enflasyon ve ekonomik durgunluk birliği, hükümetler kapitalist ekonomik kategorilerin sınırlarıyla sınırlandırılmış olduklarından, hükümet politikasında çelişkili zorunluluklara yol açtı. Anti-enflasyonist tepkilerin enflasyonla ilişkileri yoktu ve durumu daha da kötüleştirdiler. Ama, bütün hükümetler, özünde, enflasyonun kaynağını yüksek işçi maliyetlerine atfetmeyi seçtiler (...)” (Kolko 1988: 17-18).

Kapitalist sınıfın stratejisi, işçi sınıfını ve ekonomik olarak baskı altında tutulan ve dezavantajlı olan/zarar gören sosyal grupları, özellikle işçi sınıfını, krizin yükünü taşımaya zorlamak ve böylece ortalama kar oranını artırmak için ekonomik sistemi yeniden yapılandırmaktı. Yalnızca yüksek işçi maliyetleri değil, aynı zamanda refah devleti de krizin başlıca nedenleri olarak görülüyordu. Uluslararası düzeyde sermaye birikim merkezleri ve kapitalist dünya ekonomisinin ana devindirici gücü olan ileri kapitalist ülkelerde egemen sermaye birikim biçimini değiştirmenin tam zamanıydı. Bundan dolayı, dünya ekonomisinin neoliberal yeniden yapılandırılması (“neoliberal küreselleşme”), sistemin merkezini oluşturan o ileri ülkelerde başladı.

Ekonomiye ve genel olarak devlet, sermaye ve emek arasındaki ilişkilere devlet müdahalesi, ve özel olarak sermayenin çeşitli fraksiyonları arasındaki savaşım söz konusu olduğu sürece, örneğin, özelleştirme, küresel yeniden yapılandırmada özel bir rol oynadı ve oynuyor. Bütün neoliberal retoriğe/belagata karşın, özelleştirme, genel olarak sermaye birikim sürecine ve özel olarak sermaye ve emek arasındaki güç ilişkilerine “aşırı” bir devlet müdahalesinden başka bir şey değildir. Hem iç, hem de dış sermaye lehine bir devlet müdahalesidir. O, işçi sınıfına, sözde refah devletine ve üretim araçlarına ne sahip olan, ne de onları kontrol eden işçilerin ve diğer çalışan insanların bütün diğer ekonomik ve sosyal kazanımlarına yönelik neoliberal saldırının ayrılmaz bir parçasıdır. Sermayenin devlet mülkiyetinin tam veya kısmi olarak kaldırılması, sermayenin özel ellerde daha da yoğunlaşması ve merkezileşmesine yol açar ve kapitalist sınıfın politik gücünü artırır. Sözde neoliberalizm devrinde devlet, sosyal sermayenin devlet sermayesi biçiminden sermayenin özel biçimine dönüşümünün temsilcisi işlevini görür.

Dünya ekonomisinin yeniden yapılandırılmasıyla devletin daha da uluslararalılaşması arasında çok yakın bir ilişki vardır. Cox’a göre, “Devletin uluslararalılaşması, onun aracılığıyla ulusal politikaların ve uygulamaların dünya ekonomisinin uluslararası üretiminin zorunluluklarına uygun olarak düzenlendiği küresel bir süreçtir. Bu süreç boyunca ulus-devlet, uluslararası üretime karşılık düşen daha geniş ve karmaşık bir politik yapının parçası durumuna gelir.” (1987: 253). Devletler yalnızca iç ve küresel ekonomik ilişkiler arasında bir aracı değil, ama, aynı zamanda, dünya ekonomisi içinde aktif oyunculardır da:
“ (..) Onların [devletlerin] kendileri pazar oyuncularıdırlar. Philip G. Cerny’nin işaret ettiği gibi, devletler, ‘doğrudan doğruya ulus-ötesi bir çevrede iş gören bir tür ulusal “şirket” veya karteldirler’. Bundan dolayı, devletler, küresel ekonomide hem dolaysız hem de dolaylı bir role sahiptirler. “Ulusal şirketler” gibi davranırlar, aynı zamanda da, iç pazarı yasalar ve kurallar, uluslararası pazarı da antlaşmalar ve sözleşmeler aracılığıyla biçimlendirirler. Böylece, son birkaç yıl boyunca olduğu gibi, küresel ekonomi genişledikçe devletlerin etkinlikleri de giderek daha karmaşıklaştı.” (Stubbs ve Underhill 1994: 423).
Panitch’in savunduğu gibi, “kapitalist küreselleşme, devletler içinde, onlar aracılığıyla ve onların himayesi altında meydana gelir; onlar tarafından kodlaştırılırlar ve önemli yönlerden onların eserleridirler; ve küresel pazar disiplininin eşlik edicisi ve zorunlu koşulu olarak çoğu kez devlet gücünün yoğunlaşması ve merkezileşmesi anlamına gelen devletler-içi güç ilişkilerinin değişmesini içerir.” (1996: 86). Son birkaç on yılda, devlet müdahalesinin doğası oldukça değişti; ama, bu, devletin rolünün ister istemez azaldığı anlamına gelmez. Devlet, “anayasal etkileri olan uluslararası antlaşmalar aracılığıyla, sermayenin iç ve küresel hakkını tanımlayan ve garanti eden bir rejimin yaratıcıları olarak” işlev görürler.” Kapitalizm içinde sınıf egemenliğinin örgütlenmesinde, bağlayıcı kılınmasında ve meşrulaştırılmasında ulus-devletlerin merkezi rolü sürmektedir (Panitch 1996: 85, 89).

Sonuç

Gördüğümüz gibi, sermaye birikimi kapitalist sistemin özüdür ve bu sistemde iki temel sınıf karşı karşıyadır: üretim, ulaştırma, bilgi ve iletişim araçlarının sahibi olarak kapitalist sınıf ve emek-gücünün sahibi olarak işçi sınıfı. Kapitalist toplumun sosyal sınıf ve katmanlara bölünmesi söz konusu olduğu sürece üretim alanı can alıcı bir rol oynar ve sınıf, sosyal yaşamın temel birimidir. Sınıf ilişkileri (sınıf savaşımları olarak okuyunuz) çağdaş (küresel) kapitalizm için temel olduklarından, sınıf, sosyal güçleri ve onların, kendisi de sosyal bir güç olan devletle ilişkilerini çözümlemede hala anahtar bir kavramdır. Devlet, değişik sınıf güçlerinin varolan güç ilişkilerini koruma veya değiştirmeye ilişkin teori ve pratikleri olarak tanımlanabilecek olan politikada (hem iç politika, hem de dünya politikası ) merkezi bir rol oynar. Bundan dolayı, diyalektik sınıf analizi, sınıflara bölünmüş toplum varolduğu sürece kapitalist devletin işlevlerini hala açıklayabilir ve açıklayacaktır. Yani, sosyal gerçeklik devletin işlevlerinin sınıf analizini gerektirir.


Kaynakça

Carchedi, G. (1987), Class Analysis and Social Research [Sınıf Analizi ve Sosyal Araştırma]. Oxford: Basil Blackwell Ltd. New York: Basil Blackwell Inc.

Cox, R. W. (1987), Production, Power, and Worldorder: social forces and the making of history [Üretim, Güç ve Dünya Düzeni: sosyal güçler ve tarihin yapılması]. New York: Columbia University Press.

Engels, F. (1979), On Marx’s Capital [Marks’ın Kapital’i Üzerine]. Moscow: Progress Publishers.

Giddens, A. (1977), The Class Structure of the Advanced Societies [İleri Toplumların Sınıf Yapısı]. London: Hutchinson & Co (Publishers) Ltd. (1973).

Grusky, B. D. and J. B. Sorensen (March 1998), ‘Can Class Analysis Be Salvaged?’ [Sınıf Analizi Kurtarılabilir mi?] In: American Journal of Sociology [Amerikan Sosyoloji Dergisi], Volume 103, Number 5, pp.1187-1234.

Harvey, D. (1995), The Condition of Postmodernity: An Enquiry into the Origins of Cultural Change [Postmodernciliğin Durumu: Kültürel Değişimin Kökenlerinin Bir Araştırması]. Cambridge, Massachusetts: Basil Blackwell Inc. Oxford: Blackwell Publishers Ltd. (1990).

Jessop, B. (1982), The Capitalist State [Kapitalist Devlet]. Oxford: Martin Robertson & Company Ltd.

Kolko, J. (1988), Restructuring the World Economy [Dünya Ekonomisinin Yeniden Yapılandırılması]. New York: Pantheon Books.

Lenin, V. I. (1971), ‘A Great Beginning: Heroism of the Workers in the Rear. “Communist Subbotniks.” [Büyük Bir Başlangıç: Arkadaki İşçilerin Kahramanlığı. “Komünist Cumartesiler”.] In: Selected Works Volume 3 [Seçme Eserler Cilt 3] , pp.219- 242, (1964).

Marx, K. and F. Engels (1980), Manifesto of The Communist Party [Komünist Partinin Manifestosu]. In: Selected works in one volume [Tek Ciltte Seçme Yapıtlar]. Moscow: Lawrence & Wishart Ltd. (1968).

Marx, K. (1981), A Contribution to the Critic of Political Economy [Politik Ekonominin Eleştirisine Bir Katkı]. Moscow: Progress Publishers. London: Lawrence & Wishart (1970).

Marx, K. (1984), Capital: A Critique of Political Economy [Kapital: Politik Ekonominin Bir Eleştirisi]. Volume III [Cilt 3]. London: Lawrence & Wishart.

Marx, K. (1986), Capital: A Critique of Political Economy [Kapital: Politik Ekonominin Bir Eleştirisi]. Volume II [Cilt 2]. London: Lawrence & Wishart.

Miliband, R. (1977), Marxism and Politics [Marksizm ve Politika]. Oxford: Oxford University Press.

Panitch, L. (1996), ‘Rethinking the Role of the State.’ [Devletin Rolünün Yeniden Düşünülmesi] In: Mittelman, J. H. (ed.), Globalization: Critical Reflections [Küreselleşme: Eleştirel Düşünceler], pp.83-113. Boulder & London: Lynne Rienner Publishers.

Poulantzas, N. (1975), Classes in Contemporary Capitalism [Çağdaş Kapitalizmde Sınıflar]. London: NLB (1974).

Shaikh, A. (1986), ‘Günümüz Dünya Bunalımı: Nedenleri ve Anlamı’. Onbirinci Tez, Birinci Kitap, s. 82-103, (1985).

Stubbs, R. and G. R. D. Underhill (1994), ‘State Policies and Global Changes.’ [Devlet Politikaları ve Küresel Değişimler] In: R. Stubbs and G. R. D. Underhill (eds.), Political Economy and the Changing Global Order [Politik Ekonomi ve Değişen Küresel Düzen], pp. 421-24. London: Macmillan.

Van der Pijl, K. (1998), Transnational Classes and International Relations [Ulus-ötesi Sınıflar ve Uluslararası İlişkiler]. London and New York: Routledge.

--------------

(1) Bu yazı, akademik bir çevreye sunulmak üzere Aralık 1999’da yazılan yazının İngilizce’den çevirisidir. Marksist-leninist sınıf analizi yönteminin, özellikle kapitalist devletin işlevlerini anlama ve açıklama bakımından, zamanını doldurduğu savlarına karşı bir yanıt oluşturan bu yazıyı İngilizce bilmeyen okurların da eleştiri ve hizmetine sunmak istedim. Başlangıçta seslendiği okur nedeniyle, kullanılan terminoloji ve yazma biçemi komünist hareket içinde kullanmaya alışkın olduğumuz terminolojiden ve biçemden oldukça farklı sayılabilir. Okurun bunu göz önünde tutmasını öneririm.
(2) Kapital’in Sol Yayınları tarafından yapılan çevirisinde bu tümce şöyle çevrilmiştir: “Belli bir artı-değer oranı verilmiş ise, kar oranı, daima, yatırılan sermayenin büyüklüğüne bağlı olacaktır.” (Kapital, Üçüncü Cilt, s. 258). Bu nedenle, burada, daha önce bir başka yerde yaptığım gibi, bir kez daha Kapital’in Türkçe çevirisi konusunda okura dikkatli olmasını öneririm.
(3) Ekonomik durgunluk ile enflasyonun bir arada yaşandığı ekonomik durum.