Komünist Devrim
   Nederlands                                  YAŞASIN KOMÜNİST ENTERNASYONALİZM!  February 23 2019 19:13:27   
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

   Ana Sayfa
   Yazılar/Broşürler
   Görüşler
   Komünist Hareketten
   Devrimci Basından
   Sol Hareketten
   Felsefe
   Katkılarınız
   Arşiv
   Sitede Ara
   Bağlantılar
   İletişim

English
   Home
   Opinion
   Revolutionary Press
   Left Movement
   Philosophy
   Site search
   Web links
   Contact



Marksizm’de Durgunluk ve İlerleme (1903) (Rosa Lüksemburg)
GörüşlerKarl Gruen, yüzeysel ama yine de ilginç Die sociale Beweung in Frankreich und Belgien (Fransa ve Belçika’da Sosyalist Hareket) başlıklı denemesinde, yeterince yerinde olarak, Fourier ve Saint-Simon’un kuramlarının izleyicileri üzerinde çok farklı etkilerde bulunduğuna dikkat çekmiş. Saint-Simon entelektüel etkinliğin çeşitli alanlarından parlak bir araştırmacılar ve yazarlar kuşağının tinsel öncüsü oldu; oysa Fourier’nin izleyicileri, birkaç istisnayla, hocalarının laflarını papağan gibi tekrarlayan ve onun öğretisine hiçbir katkı yapamayan adamlardı. Gruen bu farkı, Fourier, tüm dünyayı en ince ayrıntılarına kadar tamamlanmış bir sistem olarak açıklarken, Saint-Simon’un tam tersine, öğretililerinin önüne büyük düşüncelerden oluşmuş gevşek bir yığın atmış olmasına bağlar. Her ne kadar bana Gruen bu ütopyacı sosyalizmin bu iki klasik otoritesinin kuramları arasındaki derindeki, esas farka pek dikkat etmemiş gibi geliyorsa da, bütüne bakıldığında bu gözleminin anlamlı olduğunu hissediyorum. Hiç şüphe yoktur ki, kabataslak çizgileri içinde sunulmuş geniş bir fikirler çerçevesi, hiçbir katkıya yer bırakmayan ve etkin bir aklın bağımsız çabasına hiçbir alan tanımayan tamamlanmış ve simetrik bir yapıya oranla daha ilham verici olacaktır.

Bu acaba Marksist doktrinde yıllardır görülen durağanlığı da açıklayabilir mi? Gerçek şu ki – kuramsal bir ilerlemeye işaret eden birkaç bağımsız katkıyı saymazsak- Kapital’in ve Engels’in son yazılarının yayınlanmasından bu yana, Marksist kuramın birkaç yetkin popülerleştirilmesinden başka bir şey ortaya çıkmadı. Bu kuramın özü, iki kurucusunun bıraktıkları noktada duruyor.

Bunun nedeni, Marksist sistemin zihinsel etkinliğe çok katı bir çerçeve dayatması mı? Marx’ın kuramın özgürce gelişmesi üzerinde belli bir kısıtlayıcı etkisi olduğu, onun birçok öğrencisinde gözleyebildiğimiz yadsınamaz bir gerçektir. Marx da Engels de kendilerini Marksist olarak adlandıranların iddialarından sorumlu olmadıklarını ifade etme gereği duymuşlardır. Titizce “Marksizmin sınırları içinde” kalma gayreti, zaman zaman bunun tam karşıtı kadar (Marksist bakışın toptan reddi ve her tehlikede “düşünce bağımsızlığını” ilan ediverme tutumu) zararlı olmuştur.

Şu da var ki, yalnızca ekonomik konular söz konusu olduğunda, Marx’ın bize bıraktığı mirasın az ya da çok tam olarak işlenmiş bir doktrinler gövdesi biçiminde olduğunu söyleyebiliriz. Onun en değerli öğretisi, tarihin materyalist-diyalektik kavrayışı, yalnızca yepyeni bir dünyaya göz atmamıza imkân veren, bağımsız etkinliğe sonsuz bir perspektif açan, önceden keşfedilmemiş alanlara cesaretle uçma isteğimizi kanatlandıran bir araştırma yöntemi, birkaç öncü ilham verici düşünce biçimindedir.  

Ne var ki, bu alanda bile, birkaç istisnayla Marksist miras sığdır. Görkemli yeni silah bir köşede paslanmaya bırakılmıştır ve tarihsel materyalizm kuramı yaratıcıları tarafından ilk formüle edildiği biçimiyle işlenmemiş ve taslak halinde varlığını sürdürmektedir.

Marksist binanın sağlamlığı ve tamamlanmışlığı, Marx’ın izleyicilerinin onun inşasına devam etme konusundaki başarısızlıklarını açıklamaz.
Hareketimizin Marx’ın kuramlarının daha ileri düzeyde geliştirebilecek yetenekli insanlardan yoksun olduğu sıklıkla dile getirilmektedir. Bu uzun zamandır süregelen bir yoksunluk; ancak kendisi bir açıklama bekliyor ve sorduğumuz sorunun cevabı olarak ileri sürülemez. Her çağın kendi insan malzemesini ürettiğini göz önünde tutmalıyız; herhangi bir dönemde kuramsal savunucular için gerçek bir ihtiyaç varsa, dönem bu ihtiyacın giderilmesi için gereken güçleri de yaratacaktır.

Peki ama, Marksist kuramın daha ileri gelişmesi için gerçek bir ihtiyaç, güçlü bir talep var mı?

Fabian yarım-sosyalizminin yetenekli savunucusu Bernard Shaw, İngiltere’de Marksist ve Jevonsian Okullar arasındaki tartışmayı ele alan bir makalede, Hyndman’ı, Kapital’in ilk cildini okuyarak Marx’ın bütün düşüncesinin anlayabildiğini ve bu kitapta Marksist kuramın hiç eksiksiz sunulduğunu söylediği için alaya alır – oysaki Friedrich Engels, Kapital’in ikinci cildine yazdığı önsözde, ilk ciltte verilen haliyle değer kuramının temel bir sorunu çözmeden bıraktığını ve bunun üçüncü cildin yayınlanmasına kadar çözümsüz kalacağını sonradan ilan etmişti. Shaw hiç şüphesiz Hydman’ı gülünç duruma düşürmeyi başarıyor, yine de Hydman bütün sosyalist dünyanın kendisiyle aynı kafada olmasından avuntu çıkarabilir.

Kapitalin, kar oranı sorununun (Marksist ekonominin temel sorunu) çözümünü veren üçüncü cildi 1894’e kadar ortaya çıkmadı. Ama Almanya’da, diğer ülkelerde olduğu gibi, ajitasyon ilk cildin tamamlanmamış malzemesinin yardımıyla yürütüldü; Marksist doktrin yalnızca ilk cilt temelinde popülerleştirildi ve benimsendi; tamamlanmamış Marksist kuramın başarısı olağanüstüydü ve kimse öğretideki herhangi bir boşluğun farkında değildi.

Bunun da ötesinde, üçüncü cilt nihayet ilk kez gün ışığına çıktığında en başta yalnızca dar uzman çevrelerinin dikkatini çekti ve bu çevrelerce bazı yorumlar yapıldı – sosyalist harekette ise, yeni cilt orijinal kitaptan kaynaklanan görüşlerin benimsendiği geniş çevrelerde pratik olarak hiçbir etki yaratmadı. Üçüncü cildin kuramsal sonuçları şimdiye kadar hiçbir popülerleştirme girişimine konu olmadıkları gibi yaygınlığa da kavuşmadılar. Aksine, sosyal demokratların bugünlerde burjuva iktisatçılarının Kapital’in üçüncü cildi hakkında dile getirdikleri “hayal kırıklıklarını” sosyal demokratlar arasında bile yankıladığını duyuyoruz – ve durum, sosyal demokratların değer kuramının ilk ciltteki “tamamlanmamış” sunumundan nasıl da büsbütün benimsemiş olduklarını göstermektedir.

Bu kadar ilginç bir olguyu nasıl açıklayabiliriz?

Başkalarına, kendi deyimiyle “kıs kıs gülmeyi” pek seven Shaw, bu konuda, Marx’a dayanarak kurulmuş olduğu ölçüde, sosyalist hareketin bütününü de alaya alabilirdi. Ancak bunu yapmakla, toplumsal yaşantımızın çok ciddi bir ifadesine “kıs kıs gülmüş” olacaktı. Kapitalin ikinci ve üçüncü ciltlerinin garip kaderi, hareketimiz içindeki kuramsal araştırmanın genel kaderinin kesin bir göstergesidir.

Bilimsel açıdan bakıldığında, Kapital’in üçüncü cildi, hiç şüphesiz, öncelikle Marx’ın kapitalizm eleştirisinin tamamlanması olarak görülmelidir. Bu üçüncü cilt olmadan ne mevcutta hakim olan kar oranı yasasını; ne artık değerin kar, faiz ve rant halinde bölünmesini; ne de değer yasasının rekabet alanındaki işleyişini anlayamayız. Ama esas olan nokta şudur ki, bütün bu sorunlar saf kuram açısından ne kadar önemli iseler de, sınıf savaşının pratik bakış açısından görece önemsizdirler. Sınıf savaşı söz konusu olduğu ölçüde temel kuramsal sorun artık değerin kaynağı sorunudur, yani sömürünün bilimsel açıklamasıdır; buna ek olarak üretim sürecinin toplumsallaşma eğilimlerinin aydınlatılması, yani sosyalist devrimin nesnel önhazırlığının bilimsel açıklaması.  

Her iki sorun da “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesini” artık değer üretiminin ve sermayenin kaçınılmaz ve nihai sonucu olduğunu gösteren Kapital’in ilk cildinde çözüme kavuşturulmuştur. Bununla, emek hareketinin kuramsal ihtiyaçları tatmin edilmiş olur. Sınıf savaşına etkin olarak katılan işçilerin, artık değerin sömürücü grupları arasında kar, faiz ve rant gibi nasıl dağıtıldığı sorunuyla ya da bu dağılım esnasında rekabetin, üretimin yeniden düzenlenmesine nasıl yol açtığıyla doğrudan ilgilenmeleri gerekmez.
Bu yüzdendir ki, Kapital’in üçüncü cildi sosyalistler için genel olarak okunmayan bir kitap olarak kalmıştır.

Ancak hareketimizde, Marx’ın ekonomik doktrinlerini ilgilendiren her şey kuramsal araştırmanın genelini de bağlar. İşçi sınıfının yukarıya doğru tırmanışı içinde kendi iradesiyle kuramsal alanda sınırsızca yaratıcı olabileceği saf yanılsamadır. Engels’in günümüzde yalnızca işçi sınıfının kuramsal sorunları anlayabilme yeteneğini koruduğu ve kurama karşı bir ilgisi olduğunu söylediği doğrudur. İşçilerin bilgiye olan ihtirası günümüzün en kayda değer kültürel olaylarından biridir. Ahlaki olarak da, işçi sınıfı mücadelesi, toplumun kültürel yenilenmesini göstermektedir. Ancak işçilerin bilimin yürüyüşüne etkin olarak katılmaları çok belirli bazı toplumsal koşulların yerine getirilmesini gerektirir.
Bütün sınıflı toplumlarda, entelektüel kültür (bilim ve sanat) yönetici sınıf tarafından yaratılmıştır ve bu kültürün amacı kısmen doğrudan toplumsal gelişmenin ihtiyaçlarının karşılanması ve kısmen de yönetici sınıfın zihinsel ihtiyaçlarının karşılanmasıdır.

Sınıf mücadelelerinin daha eski geçmişinde, iktidara talip olan sınıflar (Üçüncü Tabaka gibi) politik hâkimiyetini bir entelektüel hâkimiyet kurarak gerçekleştirmeyi umabilirlerdi. Bunlar hala zapturapt altındaki sınıflar olarak, çökmekte olan dönemin modası geçmiş kültürüne karşı yeni bir bilim ve yeni bir sanat kurabilecek durumdaydılar.    

Proletarya tamamen farklı bir konumdadır. Mülksüz bir sınıf olarak, burjuva toplumu çerçevesinde kaldığı sürece iktidar mücadelesini sürdürürken aynı zamanda kendiliğinden bir zihinsel kültür yaratamaz. Bu toplumun içinde ve bu toplumun ekonomik temelleri ayakta durduğu sürece, burjuva kültüründen başka bir kültür var olamaz. Bazı “sosyalist” profesörler, kravat takmayı, kimlik kartları taşımayı ve bisiklet kullanmayı proleterlerin çağdaş kültüre katılmalarında çok önemli adımlar olarak alkışlasalar da, işçi sınıfı çağdaş kültürün dışında kalır. Bu kültürün bütün altyapısını kendi elleriyle yaratan işçiler olduğu halde, onun zevkine ancak kapitalist toplumun ekonomik ve sosyal süreci içindeki işlevlerini yerine getirmek için gerekli olan ihtiyaçlarını tatmin etmek için gerektiği ölçüde katılmalarına izin verilir.  

Burjuva kültürünü burjuva gericiliğinin vandalizmine karşı korumak ve özgür bir kültürel gelişme için gerekli koşulları yaratmak proletaryanın günümüzde yapabileceklerinin azamisidir. İşçiler bu sınırlar içinde bile, toplumun mevcut biçiminde, ancak kurtuluş mücadeleleri için entelektüel silahlar yaratacak kadar ilerleyebilirler.

İşçi sınıfı mevcut sınıf konumundan tam olarak kurtulmadan kendine ait bir bilim ve sanat yaratacak duruma gelemeyecek.  

Ancak bu itiraz kaydı işçi sınıfına (bir başka deyişle işçilerin entelektüel liderlerine) entelektüel etkinlik alanında çok dar sınırlar dayatmaktadır. Yaratıcı enerjilerinin alanı bilimin tek bir özgül departmanına, sosyal bilimlere sıkışmış olur. “Dördüncü Tabakanın çağımızla alışılmamış fikirsel ilişkisi sayesinde”, toplumsal gelişmenin yasaları hakkında aydınlanma sınıf mücadelesi içindeki işçiler için görev haline gelmiştir, bu ilişki sosyal bilimlerde iyi bir meyve vermiştir, günümüz proleter kültürünün anıtı Marksist doktrindir.

Ne var ki, Marx’ın devasa bir bilimsel başarı olan eseri, çıkarı için yaratılmış olduğu proletaryanın sınıf mücadelesinin tüm isteklerinin ötesine geçer. Gerek kapitalist ekonominin anlaşılır analizinde, gerekse de ölçülemez uygulama alanıyla tarihsel araştırma metodunda, Marx sınıf mücadelesinin pratik yürütülmesi için esas olandan çok daha fazlasını sunmuştur.

Hareketimiz ileriye gittikçe ve yeni pratik sorunların çözümü ihtiyacı ortaya çıktıkça onun doktrininden yeni parçalar çıkarmak ve bunları kullanmak üzere yeniden Marx’ın düşünce hazinesine dalarız. Ancak hareketimiz, pratik yaşamın tüm mücadelelerinde olduğu gibi eski düşüncelerin tekerlek izlerini takip etme ve zamanları geçmiş olduğu halde belli düşüncelere yapışıp kalma eğiliminde olduğu için, Marksist sistemin kuramsal kullanımı çok yavaş ilerlemektedir.  

Hareketimizde bu kuramsal konularda günümüzde saptadığımız durgunluk beslendiğimiz Marksist kuramın gelişme özelliğinden yoksun olduğunu ya da modası geçmiş bir kuram olduğunu göstermez. Aksine, bu durum, Marksist cephanelikten aldığımız en önemli zihinsel silahları hakkıyla kullanmayı bilmeyişimizden kaynaklanmaktadır. Pratik mücadelede Marx’ın modası geçmiş olduğu, Marx’ı aşmış olduğumuz doğru değildir. Aksine Marx bilimsel eseriyle, bizim pratik savaşçılar partimizi aşar. Marx’ın artık bizim ihtiyaçlarımıza karşılık veremediği doğru değildir. Aksine, ihtiyaçlarımız bizi henüz Marx’ın fikirlerini tam olarak kullanmaya zorlayacak düzeye ulaşmamışlardır.

Böylece proletaryanın ilk kez Marksist kuram tarafından aydınlatılmış var oluş koşulları, yine Marksist kurama dayattıkları kaderle intikam alırlar. Bu kuram entelektüel kültürün eşsiz bir aracı olduğu halde, kullanılmadan kalmıştır, keza burjuva kültürüne uygulanamaz nitelikte olduğu gibi, işçi sınıfının günlük mücadelesinin ihtiyaçlarını da fazlasıyla aşar. İşçi sınıfı mevcut varoluş koşullarından kurtuluncaya dek, Marksist araştırma yöntemi diğer üretim araçlarıyla birlik halinde toplumsallaştırılamayacaktır, çünkü o, ancak genel anlamda insanlığın çıkarı için kullanılabilir, çünkü o, ancak bu şekilde işlevsel kapasitesinin tam ölçüsünde geliştirilebilir.

Kaynak URL: marxists.org
İlk kez Stalin Arşivi tarafından Türkçeleştirilmiştir.