Komünist Devrim
   Nederlands                                  YAŞASIN KOMÜNİST ENTERNASYONALİZM!  February 23 2019 19:09:58   
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

   Ana Sayfa
   Yazılar/Broşürler
   Görüşler
   Komünist Hareketten
   Devrimci Basından
   Sol Hareketten
   Felsefe
   Katkılarınız
   Arşiv
   Sitede Ara
   Bağlantılar
   İletişim

English
   Home
   Opinion
   Revolutionary Press
   Left Movement
   Philosophy
   Site search
   Web links
   Contact



ÖYKÜ: AFFETMEK (S. Berçile)
KatkılarınızBenim de öldü. 11 yaşının çocuğu ben, acı çekmedim. ”Gara”nın acısını yüklenmeye ne aklım ne yüreğim yetti. Aklım bana sadece: ”Bu acı çok büyük sen en iyisi onu tanıma, bilme.” dedi. Ben de öyle yaptım. On yıllar boyu gördüğüm her köpekte “Gara”yı düşünmedim; ona benzeyen her köpeğe “Gara” demedim. Karaydı. Ufak tefek beyazlıkları olan kara bir köpekti. Küçük değildi ama çok iri de değildi. Gülerdi; ben onunla konuşup güldüm mü bana gülerdi. Bir sokak köpeğiydi sonra benim “Garam” oldu. Taaki evimizi kuşatan askerlerin havlayıp biz evdekileri uyarmasın diye, onu evimizin etrafındaki yüzlerce çam ağacından birine, bir asker palaskası ile asmalarına kadar.

Oturduğumuz yer Elazığ´da, orman lojmanlarıydı. Ufak bir çam ormanının içinde oturuyorduk. Elazığ´ın girişinde, büyük karayolunun üst başında, asıl orman lojmanları vardı. Alt tarafında da ´üç evler´ adıyla anılan bizim oturduğumuz lojmanlar. Yan yana tek katlı üç ev. Çam ormanları, çam ağaçları bir çocuğun dünyasında, hayallerinde hep hoş şeyleri anlatır, hep güzel hayalleri çağrıştırır. Masal ormanlarının büyüsü çam ağaçlarının göğe yükselen dallarına asılıdır. Ben de severdim. Gara ile hiç arkadaşımın olmadığı o çam ormanının içinde, çam ağaçlarının arasında saklı üç evlerde, saklambaç, ebecilik, evcilik oynardım. Taaki asker abilerden birinin palaskası, çok sevdiğim Gara´yı, çok sevdiğim çam ağaçlarından birine asana kadar. Gara´nın dili güldü mü görünürdü; uzundu. Ama o çam ağacında sallanırken daha bir uzamıştı. Böyle bir dil hiçbir masala, hiçbir hayale sığmaz. Ben de sığdıramadım, unuttum. Geriye bir şey kalmadı; sevmediğim çam ağaçları, çam ormanları hariç... Çocuk kafamda dünyanın her yerinde, bütün çam ormanları yansın, bütün çam ağaçları kesilsin istedim. Bir gün, bir asker abi, bir köpeği, bir çam ağacına asmaya kalkarsa, asacak çam ağacı bulamasın istedim. Bir çocuk, bir daha, köpeğinin dilinin gerçek uzunluğunu öyle görmesin istedim.

İlkokul 4.sınıftaydım. Okuluma yakın olan evimizden lojman hakkımız çıkınca taşındık. Babam Orman bakanlığı´na bağlı Elazığ Orman Başmüdürlüğü´nde mutemetti. Şehirin öbür tarafında kalan okula başmüdürlüğe ait servis aracıyla yani kocaman bir otobüsle , diğer çocuklarla birlikte gidiyordum. Elazığ henüz daha ´peynirli ekmek´ ve ´dut unu´kokuyordu. Çarşıyı iki tarafından boydan boya kuşatan akasyalar çiçeklendi mi bir başka güzellik verirdi “Uzun Çarşı”ya. Yazın, özellikle akşamüstlerinde akasya kokusu , serin akşamüstü yeline binip dağılırdı. Elazığ´ın çoğu tek katlı, kerpiç evlerine ve yeni yeni yapılmaya başlanmış 4-5 katlı apartmanların balkonlarına. Yaz akşamlarında iki koku size misafirdir; biri Adana Kebap kokusu; ”Süt kuzu” etinin lezzetinde, diğeri de cadde boyu sıralanmış akasyaların kokusu. Biz çocuklar için akasyanın bir başka anlamı daha vardı. Çiçeklerini, o mis gibi kokan çiçeklerini hapur hupur yerdik.Aradan 10 yıllar geçmiş tadı halen damağımda. Hiçbir meyvede, hiçbir reçelde o tadı bulamadım. Gara´yı kaybettiren “olay”ın ardından Elazığ´dan taşındık. Önce Malatya´ya, bir yıl sonra da Ankara´ya. Bir daha akasya çiçeği yemedim, yiyemedim. Çünkü gittiğimiz yerlerde kimse akasya çiçeği yemiyordu. Yiyen olsa da herhalde deli derlerdi.

Ben, kirli sarı boyasıyla üç evleri, daha çok Doğu Ekspresi´nin uğradığı, ufak kasabaların istasyon binalarına benzetirdim. Yapayalnız ve bekleyen binalar. Hep birilerinin gelip yalnızlıklarını paylaşmasını bekleyen, suskun, yalnız ve kederli. O kirli sarı boyalı üç evlerin yalnızlığında, ben de yalnızdım ama kederli değildim. Bunun en büyük sebebi Gara idi. Nereden çıktığını, nasıl geldiğini bilmiyorum. Biz oraya taşınır taşınmaz gelip buldu bizi. Açtı; kuyruk salladı, acı acı uludu. Yemek verdik yedi, su verdik içti ve ilk geldiği gün kaldı, gitmedi. Annem, babam, yaşları benden epeyce büyük ağabeylerim ve ben, bir de Gara vardı. Servis aracı yolun üst tarafındaki lüks lojmanların çiçeklerle bezenmiş meydanına, öğlen 12´de bizleri getirip bırakırdı. Hemen hemen bütünü batı illerinden “doğu hizmeti tayini” ile oraya atanmış, Mühendis ve müdürlerin çocukları hızla dağılıp yakındaki evlerine giderlerken, ben de tek başıma yolun alt tarafındaki yalnız ve kederli üç evlerin yolunu tutardım. Batılı ve “asri” olan o çocuklardan bir teki ile bile arkadaş olamadım, olmadılar. Paltoları, ayakkabıları, okul çantaları benden çok farklıydı. Sanırım bu fark onları benden, beni de onlardan uzak tuttu. Üç evlerin yolunu tuttum mu bir keder de beni tutardı ama bu uzun sürmezdi. Daha yolun başındayken gara gülümseyerek, havlayıp kuyruk sallayarak, coşkuyla bana koşar, üstüme atlar, suratımda yalanmadık yer bırakmazdı. Arkamı döner o üç evlere göre çok lüks olan lojmanlara şöyle bir bakardım. Gara ile benim dostluğuma kıskanarak bakan şık giysili çocuklara karşı Gara, benim tek lüksümdü. Her şeyleri vardı ama Gara gibi bir köpekleri yoktu. Sık çam ağaçları ile dolu o küçük ormanda en büyük zevkim Gara ile saklambaç oynamaktı.”Git” derdim; arkasını dönüp, kuyruğunu bacağının arasına sıkıştırıp, süklüm püklüm, kulakları iki yana düşmüş çekip giderdi. Ayakta durduğunda ancak 1 metre öteni görebildiğin ormanda, koşup, ya bir çam ağacının arkasına, ya da çam kozalaklarından oluşmuş bir tepeciğin içine saklanırdım. Üstümü kozalaklarla kaplayıp sonra: ”Hadi Gara bul beni.” diye bağırırdım. Havlayarak, coşkuyla bazen de eğer iyi saklanmışsam, çok sessiz ve temkinli, orayı burayı koklayaraktan gelip beni bulur, karşıma geçip hafif hafif havlar ya da üzerime atlayıp, yüzümü, ellerimi yalardı. Sonra:”Hadi git sen saklan.” derdim. Gene aynı pozlarda çekip giderdi. Ve ben onu bulmak için yere yatar, ancak çam ağaçlarının alt tarafından çok uzakları görebildiğim için etrafı öyle kolaçan ederdim. Sonra onun siyah, ince bacaklarını, hareketsiz, gidip onu bulmamı bekler halde görürdüm. Gizlice arkasından dolanıp ona doğru yönelirdim. Yerde kurumuş çam iğnelerinden oluşmuş bir tabaka vardı. Bu nedenle o ayaklarımın çıkardığı çıtırtıdan ne yanda olduğumu bildiği halde yerinden kıpırdamaz, gidip onu bulmamı beklerdi. Ebecilik oynardık.”Dur” derdim, durup benim uzaklaşmamı beklerdi. Sonra başlardı ardımdan koşmaya ve en sonunda dişleriyle paçamdan yakalayıp “ebelerdi” beni. Aslında ikimiz de masal ormanında birer masal kahramanıydık. Gara´nın güldüğünü, ağladığını ve konuştuğunu çok gördüm. Hatta bana küstüğü bile olurdu. O zaman evin arka bahçesinde ya da ön taraftaki beton kısımda uzanıp, uyuma numaraları çekerdi. Ne kadar seslensem beni duymazlıktan gelir, karşısına geçip gözlerinin içine baktığımda beni tanımıyormuş gibi yapardı. Simsiyah gözlerinin simsiyah kirpiklerini kayıtsızca açıp kapayaraktan. O zaman onunla barışmanın bir tek çaresi vardır; ya mutfakta,yeşil sırlı, kocaman çininin içine annemin tuzlayıp bastığı kilolarca mis gibi tereyağından kocaman bir parçayı, ”Açık ekmek”e sürüp, getirip, burnunun önüne koyacağım ya da gene yeşil sırlı kocaman küplerden bir diğerinde basılı “şavak Peyniri”nden gene kocaman bir parçayı getirip, elimde tutup, bekleyeceğim. Gara Beyin keyfi olana kadar...

Yıllar 70´li yılların başı. Ağabeyim Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Íbrahim Kaypakkaya gibi anarşistlerdenmiş. Birçok şeyin olup bittikten sonra ayrımına vardım. Ağabeyimi ağır yaralı ele geçirten, arkadaşı; o orta boylu, çocuk suratlı gencin vücudunu kurşunlarla kalbura çevirenle, Gara´yı çam ağacına asan palaska, Deniz Gezmişleri darağacına çeken güç ve zaman dilimi aynıydı. Yıllar sonra kendimi bir uzak Avrupa ülkesine atmam da bir eylül şafağında kapımızı çalan o gücün sebebinedir. O güce olan öfkem, ona alkış tutan o büyük güruha olan küskünlüğüm ülkemi terk ettirdi bana. Çocuk aklım ve Gara ve çam ağacı bir üçlü gibi gömülüp zaman annenin kucağına yüzünü benden hep sakladı. Taa ki bir Noel zamanı, bir ağaç pazarının ortasında, kesilmiş bir çam ağacının başında duran “Gara”yı görene kadar. Suratı asık, gözleri acılı, kulakları düşüktü.”şu güzelim ağaçların haline bak.” dercesine dertli dertli baktı yüzüme. Boynunu sıkan palaskaya ev sahipliği yapan çam ağacına küskünlüğü çoktan bitmişti. Yanına koşup gelen çocuğun suratını yalarken bana bakan kaçamak bakışları:”Sen de affet.” diyordu. Affettim. Evime Noel Ağacı olarak plastik ağaçtan başkası girmedi. Artık her çam ağacının gövdesine yanaşan keskin metal biraz da benim canımı yakıyor. Gara´nın, Garaların buna üzüldüklerini bilmek acıyı ikiye katlıyor ama çam ormanlarında çekilen o derin nefesin sunduğu ferahlık için, küskünlüğün yerine barışın huzuru için, GARA´ya teşekkür etmesem haksızlık olur.

S. Berçile