Komünist Devrim
   Nederlands                                  YAŞASIN KOMÜNİST ENTERNASYONALİZM!  February 23 2019 19:08:05   
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

   Ana Sayfa
   Yazılar/Broşürler
   Görüşler
   Komünist Hareketten
   Devrimci Basından
   Sol Hareketten
   Felsefe
   Katkılarınız
   Arşiv
   Sitede Ara
   Bağlantılar
   İletişim

English
   Home
   Opinion
   Revolutionary Press
   Left Movement
   Philosophy
   Site search
   Web links
   Contact



KOMÜNİST-DEVRİMCİ İDEOLOJİK DURUŞTA ve ... (A. H. Yalaz)
Yazılar-Broşürler

KOMÜNİST-DEVRİMCİ İDEOLOJİK DURUŞTA ve İŞÇİ SINIFINA DAYANAN SOSYALİZM ANLAYIŞINDA ISRAR

22 Temmuz 2007 parlamento seçimleri birçok yönden çözümlenebilir ve değerlendirilebilir: Seçime katılmayan seçmen sayısının ve geçersiz oy sayısının politik anlamı, AKP’nin oy oranını artırmasının nedenleri, bağımsız adaylarla seçime katılan Demokratik Toplum Partisi (DTP)’nin parlamentoda temsil edilmesinin anlamı, yeni parlamentoda görünenden daha fazla partinin temsil edilmesi ve AKP’nin yeni partiler doğurmaya gebe bir bünyeye, bir koalisyon yapısına sahip olması, seçim sonuçlarının iç ve dış politika bakımından anlamı vb.

Burada parlamento seçimlerinin genel bir değerlendirmesini yapmayacak, Türkiye ve Kuzey-Kürdistan komünist hareketi açısından özellikle önem taşıyan birkaç noktayı ele almakla yetineceğim. Bu yazı, parlamento seçimlerini boykot taktiğinin müzmin savunucularının, bu anlamda “sol” oportünizmin temsilcilerinin politikalarını konu almıyor. Bunun temel nedeni Türkiye ve Kuzey-Kürdistan  “sol” hareketinde sağ-oportünizmin asıl tehlikeyi oluşturuyor olmasıdır. Bugünkü politik koşullarda sağ oportünizme sol direk çıkmayı, her iki eğilime ve/veya çizgiye birden vurmaya yeğlerim. Aşağıda görüleceği gibi, bunu da Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP)’nun ve Komünist KÖZ’ün seçim taktiklerini örnek olarak vererek yapacağım.

Seçimlerde komünist ideolojik-politik duruş ve iki sağ-oportünist tutum örneği

Bu seçimlerde komünist olma savındaki örgüt ve çevreler ideolojik-politik sağlamlık sınavından da geçtiler. Seçim süreci ve sonuçları turnusol kağıdı işlevi gördüler. Seçim dönemi, kimi komünistlerin ve/veya komünist olma savında olanların sağ oportünist politik tutumlarını da sergiledikleri bir dönem oldu. Böylece, onların ideolojik-politik olarak daha iyi tanınmalarının da.

Komünistler bilirler ki, burjuva parlamenter temsil sisteminin kapitalist düzendeki temel işlevi, kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerinin üretilmesi, korunması ve yeniden üretilmesi için gerekli koşulların oluşturulması ve sürdürülmesidir. Bu yalın nedenledir ki, komünistler seçim kampanyası yürütürken bunun propagandasını yapmak ve sömürülenlerin ve ezilenlerin parlamentonun işlevine ilişkin besledikleri hayallere karşı savaşım yürütmek zorundadırlar. Ne var ki, kimi komünistler seçim kampanyası sırasında bunu yapmadılar. Örneğin, komünist-devrimcilerin önderlik ettikleri “Ezilenlerin Sosyalist Platformu” (ESP) tarafından yayınlanan Seçim Deklarasyonunda burjuva parlamentarizmin teşhiri yapılmadığı gibi, geniş halk kitlelerinin sahip oldukları parlamenter hayallere karşı bir uyarı bile yoktur.

ESP, kendi adayları dışındaki desteklenecek adaylar konusunda da sağ-oportünist bir politik tutum takınarak, “Kürt ulusunun politika yapma hakkını” savunma gerekçesiyle, DTP’nin bir grup oluşturacak tarzda Meclis’e girmesini desteklediğini, bu nedenle Kürt illerinde aday çıkartmadığını ve bu illerde DTP’nin adaylarını destekleyeceğini açıkladı.  Seçim Deklarasyonu’nda kapitalizmin devrilmesi ve sosyalizmin kurulmasını savunan ESP, birçoğu, bırakınız işçi sınıfının sosyalist programını savunmayı, demokratik-devrimci bir programı bile desteklemeyecek olan, yani anti-emperyalist demokratik devrim savaşımında bile işçi sınıfının bağlaşığı olabilecek politik karaktere sahip olmayan adayları  destekleme çağrısı yaptı.

Sağ-oportünist taktik tutumun bir diğer temsilcisi de Komünist KÖZ oldu. Başkalarına “sol lafazanlık” vb. eleştiriler yapan Komünist KÖZ, işçi sınıfını ve diğer emekçi kitleleri DTP destekli “Bin Umut Adayları”nı desteklemeye çağırırken, nedeni ne olursa olsun, sağ-oportünist tasfiyeci bir seçim politikasının propagandasını yaptı. “Bin Umut Adayları”nı desteklemek yerine bağımsız parlamenter adaylar gösteren oluşumlara, örneğin ESP’ye ve Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu (BDSP)’na, yönelik eleştirileri onun “doktriner” olmaktansa sağ-oportünist olmayı yeğlediğini gösterdi. (Türkiye ve Kuzey-Kürdistan’da sağ doktriner bolluğu sıkıntısı çekildiği de biliniyor.) Parlamenter olarak seçilme şansları olan adaylar varken, başka adaylar göstermeye ve böyle yaparak oyları bölmeye ne gerek vardı! Burada, gerçekten komünist-devrimci olan adayların ve onları aday gösteren oluşumların seçim taktikleri ve pratik çalışmaları üzerinde duracak değilim. Dikkat çekmek istediğim, komünist olanların ya da böylesi bir iddia sahiplerinin parlamento seçimlerinde aday olanların sahip oldukları ideolojik-politik kimliklerine ilişkin komünistçe olmayan tutumlarıdır. 

“Parlamenter Avanaklık Değil, Komünist Devrimcilik!” başlıklı yazıda hangi adayların desteklenebileceği konusunda şöyle yazıyordum:

“ Komünist bakış açısından, parlamento seçimlerinde yalnızca devrim ve sosyalizmi savunanlar, eğer böyle bir ayrım yapılıyorsa, komünist hareketin azami programını, sosyalist devrim programını kabul edenler ve bu programın uygulanması için çalışanlar desteklenebilir. Sosyal-reformist olmak bir yana, devrimcilikleri demokrat devrimcilikle sınırlı olanlar bile desteklenmemelidirler. 12 Eylül yenilgisinin “feleklerini” şaşırttığı kimi politik şaşkın ve ahmakların kapıldıkları parlamentarizm cereyanına kapılmayanların, böylesi bir çarpılmayı kabul etmeyenlerin başka türlü davranmaları da beklenemez. Komünistler, sınıf sorunuyla ulusal sorun arasındaki ilişkiyi komünist-devrimci biçimde kuranları desteklerler. Kürt ulusunun sömürgeci baskı altında tutuluyor olması, ezilen ulus milliyetçiliğinin temsilcilerini, özellikle de  ulusal-reformist ideolojik-politik kimlik taşıyanları, desteklemenin bir gerekçesi yapılamaz.”

Görüldüğü gibi son derece doktriner bir politik tutumla karşı karşıyayız! İyi ki de öyleyiz.

KÖZ’ün desteklenmesini savunduğu “Bin Umut Adayları”nın karşısına, ideolojik-politik kimlikleri ne olursa olsun, oyları bölecek adaylar çıkartılmamalıdır.  KÖZ için, komünist bir alternatif adayın olup olmadığı önemli değildir. Önemli olan, parlamentoya girme şansı yüksek olan herhangi bir “Bin Umut” adayının parlamenter olarak seçilmesidir, yani “sandalye” kazanmaktır. Parlamentoya ille de “adam” sokmaktır.

“Bin Umut Adayları”na ilişkin sahip olduğum bilgiye göre, adaylardan hiçbiri, bırakınız komünist-devrimci olmayı, küçük-burjuva demokratik anlamda ve ulusal-devrimcilik anlamında bile devrimci değildir.  KÖZ, işçi sınıfına ve diğer emekçi kitlelere yurtsever Kürt milliyetçisi ve sosyal-reformist adayları kendi adayları olarak benimsemeleri ve onlara oy vermeleri için çağrı yapıyor. Bu, politikada sağ-oportünist tasfiyeci bir savrulma değil de nedir? Söz konusu edilen adayların büyük bir çoğunluğu ezilen ulus milliyetçisi bir ideolojik-politik kimliğe sahiptir. Öyle durumlar olur ki, komünistler ezilen ulus milliyetçiliğine politik ödün vermek zorunda kalabilirler; ama bu ödünün sınırları, doktrinimize (!) göre, parlamento seçimlerinde ulusal-reformist bir partinin adaylarının desteklenmesine dek genişletilemez. KÖZ’ün seçimlere ilişkin politik tutumu komünist-devrimci değil, ezilen ulus milliyetçiliği kuyrukçusu bir tutumdur.

Parlamentoyu sosyalizmin savunulduğu ve alt ve üstyapılarıyla kapitalist sisteme karşı sınıf savaşımın yürütüldüğü bir alan olarak ancak ve ancak komünist bir ideolojik-politik kimliğe sahip olanlar kullanabilirler. KÖZ’ün desteklediği adaylar içinde böylesi kimlik sahipleri var mı? KÖZ’ün desteklediği adaylar içinde devrimci olan ve sosyalizm anlayışını işçi sınıfına dayandıran, dolayısıyla proletarya diktatörlüğü aracılığıyla komünist toplumun örgütlendirilmesini kabul eden ve pratik çalışmasında buna uygun davrananlar var mı? Doktriner bir soru mu soruyorum acaba?

Genel olarak ezilenlere değil, işçi sınıfa dayanan politika

Seçimler dönemi, komünist-devrimciler açısından, işçi sınıfına dayanan sosyalizm anlayışında ısrar etmenin ilkesel bir sorun olduğunu bir kez daha göstermesinin yanı sıra,  işçi sınıfı içinde çalışmanın komünist pratik çalışmanın temeli olması gerektiğini de gösterdi. Sınıftan kaçış eğilimine karşı komünist-devrimci bir inatla karşı durmanın, her günkü politik-örgütsel çalışmada işçi sınıfına dayanmanın ve işçi sınıfı hareketine komünist-devrimci müdahalenin olmazsa olmazlığını da. Ekonomisiyle, sosyal-sınıfsal ve kültürel yapısıyla, politik ve hukuksal sistemleriyle kapitalist sisteme karşı tek devrimci seçeneğin işçi sınıfının temel ve önder bir toplumsal güç olduğu sosyalist toplum olduğunun inat ve ısrarla propaganda edilmesine ne denli gereksinim duyulduğu görüldü. Toplumsal idealler uğruna inatla direnmeye de.

Bir sınıf değil, genel ve geniş bir toplumsal kategori, bir tür “konteynır” kategori oluşturan ezilenlere dayanan bir politika ve sosyalizm anlayışı,  söylem ne olursa olsun, kapitalist sistem çerçevesinin dışına çıkma yeteneğinde olmayan bir anlayıştır, bir küçük-burjuva sosyalizm anlayışıdır. “Ezilenlerin sosyalizmi” değil, “işçi sınıfı sosyalizmi”! Bazı ezilen kesimlerin/alt-kesimlerin sosyalist devrim savaşımında ve sosyalist bir toplumun kuruluşu çalışmasında işçi sınıfının bağlaşığı olabileceği bununla çelişmez. Politik strateji sorunlarıyla ideolojik-programsal sorunlar birbirine karıştırılmamalıdır. Bir devrime karakterini o devrime katılan toplumsal güçlerin sınıfsal bileşimi verdiğine göre, sosyalist devrim genel olarak ezilenlerin bir devrimi değil, devrimi sonuna dek götürme yeteneğinde olan proletaryanın ve yarı-proletaryanın devrimi olacaktır. Sosyalist devrim, genel olarak ezilenlerin ittifakına, “ezilenlerin cephesi”ne dayanan bir devrim olmayacaktır. “Ezilenlerin Marksizmi”, “ezilenlerin sosyalizmi” gibi kavram ve anlayışların ayrıca ele alınmaları gerektiğini belirterek bu noktayı geçeyim.

Komünist-devrimci bakış açısından, işçi sınıfı temeline dayanan bir sosyalizm, politika ve örgüt anlayışına ilişkin teorik ve/veya pratik kararsızlık  ideolojik bir zayıflıktır. Kapitalist  sınıfın ideolojik, politik ve kültürel saldırıları karşısında, daha önce doğru bir yönelime sahip olunduğu varsayılırsa, teslim olmaktır. Özellikle de ideolojik olarak. Bu noktaya varıldıktan sonra da, argo bir deyişle, “iflah olunmaz” artık. Sapma eğilime dönüşmeden, eğer dönüşmüşse, eğilim çizgiye dönüşmeden sürece komünist-devrimci bir müdahale zorunludur. Ne var ki, Türkiye ve Kuzey-Kürdistan komünist hareketinin içinde bulunduğu genel kriz durumu ve politik bir işçi sınıfı hareketinden yoksunluk kısa ve orta-erimde iyimser olmaya olanak tanımıyor.

Politik güç olmak için her günkü politik-örgütsel çalışmanın olmazsa olmazlığı

Asıl olarak genel  “memleket ve dünya meseleleriyle” ilgilenerek, geleceğe ilişkin büyük toplumsal projeler hakkında propaganda yaparak işçi sınıfı hareketi ve genel olarak ezilenlerin toplumsal muhalefet hareketi içinde kitlesel politik bir güç olmak olanaksızdır. İşçilerin ve diğer geniş emekçi kitlelerin her günkü sorunlarıyla yakından ilgilenen bir politik-örgütsel çalışma olmaksızın kitlesel ilişikler kurulamaz ve yukarıda işaret edilen duruma ulaşılamaz. Sömürülenler ve ezilenler her günkü gereksinmelerinin düzenli olarak karşılanmasına ve bu anlamda istikrara büyük önem verirler. İçme, yeme, barınma, sağlık gibi en temel gereksinmelerin görece tatmini olmaksızın, büyük toplumsal hareketlilik gibi olağanüstü dönemler dışında, geniş işçi kitlelerinin toplumsal idealler için savaşım yürütmesi beklenemez. Burada bir noktanın vurgulanması gerekir: İthal ikameci sanayileşme stratejisinden ihracata-dönük ekonomik modele geçiş süreci, diğer şeylerin yanı sıra, bireysel idealler için uğraşın aşırı ölçüde önem kazandığı, toplumsal idealler için savaşım yürütme eğiliminin ise ciddi ölçüde zayıfladığı bir süreç oldu. Bu, 1960’lı ve 1970’li yıllarla karşılaştırma içinde, işçi sınıfının ve diğer ezilen toplumsal katmanların her günkü sorunlarının çözümüne ve yakın çıkarlarının tatminine çok daha büyük bir ilgi göstermeleri ve önem vermeleri anlamına geliyor. Komünist-devrimcilerin her günkü politik çalışmalarında önemle hesaba katmaları gereken  bir noktadır bu.

Her günkü politik çalışmayı yapabilecek ve kendini sürekli olarak yeniden üretebilecek yetenekte bir hareket

Komünist-devrimci hareket, politikasını ve örgütsel çalışmasını işçi sınıfı  temeline dayandırması, sınıf hareketi içinde kitlesel bir güç olması durumunda, yani komünist bir işçi sınıfı hareketinin oluşması durumunda politik yaşamda ciddiye alınır bir güç durumuna gelebilir. Bir başka deyişle, bilimsel komünist teoriyle işçi sınıfı hareketinin birleşmesi demek olan kitlesel sosyalist bir politik gücün sınıf savaşımı alanına çıkması demektir bu. Komünist hareketin işçi sınıfı içinde kendini örgütsel olarak yeniden üretemediği tarihsel koşullarda, genel bir kitle etkisine, örneğin, genel olarak ezilenler arasında kitlesel bir etkiye sahip olması böylesi politik bir güç olmanın güvencesi olamaz. Politik güç olma sorunu, komünist hareketin sürekli olarak uğraşması gereken, onu sürekli olarak uğraştıracak olan bir sorundur. Kitlesel politik güç olma niteliği bir kez kazanıldı mı artık yitirilmeyen bir şey değildir. Kitlesel politik güç olmaktan anlaşılan bürokratik yönetim yöntemleriyle yönetilen kitle örgütlerini (sendikalar, kooperatifler, vb.) denetim altında tutmak değilse eğer, politik güç olma niteliği  sürekli olarak yeniden kazanılmalıdır. Bu savaşım içinde de burjuva ve küçük-burjuva ideolojik-politik eğilimlerle rekabet etmek kaçınılmazdır. Bu, işçi sınıfı ve komünist hareketin sorunlarını tartışma, karar alma ve sorunların çözümü süreçlerine kitlesel politik katılımcılığı gerektirir.  İşçi sınıfı temeline dayanan bir sosyalizm, politika ve örgüt anlayışı olmaksızın gerçekleştirilemeyecek bir şeydir bu.


27 Temmuz 2007