Komünist Devrim
   Nederlands                                  YAŞASIN KOMÜNİST ENTERNASYONALİZM!  February 23 2019 19:05:07   
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

   Ana Sayfa
   Yazılar/Broşürler
   Görüşler
   Komünist Hareketten
   Devrimci Basından
   Sol Hareketten
   Felsefe
   Katkılarınız
   Arşiv
   Sitede Ara
   Bağlantılar
   İletişim

English
   Home
   Opinion
   Revolutionary Press
   Left Movement
   Philosophy
   Site search
   Web links
   Contact



KÜRESEL POLİTİK-EKONOMİK YENİDEN YAPILANDIRMA VE ÖZELLEŞTİRME
Yazılar-BroşürlerKÜRESEL POLİTİK-EKONOMİK YENİDEN YAPILANDIRMA VE ÖZELLEŞTİRME (1) (A. H. Yalaz)

Giriş
“Küreselleşme” ve özelleştirme son yirmi yılda yaşanan ekonomik değişimleri belirtmek için en çok kullanılan iki kavram. “Küreselleşme” ve özelleştirme süreçlerinin hangi yollarla birbiriyle ilişki içinde olduklarını ele almadan önce, ilk olarak dünya ekonomisinin yeniden yapılandırılmasını gerekli kılan nedenleri incelemek istiyorum. (2) İkinci olarak, küresel yeniden yapılandırma sürecinin kısa bir tablosunu sunacağım.

Genişlemeden krize
1945-73 dönemi, kapitalizmin tarihinde en büyük genişleme dönemi oldu. Amerika Birleşik Devletleri’nin hegemonyası altında, kapitalist dünya, özellikle de gelişmiş kapitalist ekonomiler, 1970’li yılların ortalarına kadar büyük krizler olmadan büyüdü. Fordist sermaye birikim modeliyle belirlenen bu dönem, hem ulusal ekonomilere, hem de dünya ekonomisine örgütlü devlet karışması (Keynescilik ve “uluslararası Keynescilik”) dönemiydi. Bu dönem, aynı zamanda, var olan emek-gücü sunumuna göre sermayenin aşırı-birikimi dönemiydi. Bu durum ortalama kar oranlarının düşüşüne neden oldu. Genişleme döneminde tüketim malları ve hizmetlerinin kitlesel üretimi ve tüketiminin gerekli kıldığı yüksek ücret artışları politikasının sürdürülmesi artık olanaklı değildi.

1973-74 yılları, kapitalist dünya ekonomisi, kuşkusuz, özellikle de dünya sermayesinin en gelişmiş kesimleri söz konusu olduğu sürece, tarihsel dönüm noktası oldular. Gelişmiş kapitalist ekonomilerde egemen sermaye birikimi ve düzenleme biçimlerinin değiştirilmesi zamanı gelmişti. Bu nedenledir ki, kapitalist dünya ekonomisinin yeni-liberal politik-ekonomik yeniden yapılandırması, kapitalist dünya ekonomisinin asıl itici güçleri ve uluslararası düzeyde sermaye birikiminin merkezleri olan gelişmiş kapitalist ekonomilerde başladı.

Küresel yeniden yapılandırma
Vurgulanmalıdır ki, kapitalist dünya sisteminin merkezini oluşturan ülkelerdeki egemen sermaye birikim modeli dünya ekonomisi içinde ekonomik ilişkileri belirler. Sermaye birikimi kapitalist ekonomik sistemin özü olduğundan, dünya ekonomisinin yeniden yapılandırılması, özünde, sermaye birikimi sürecinin yeniden yapılandırılmasıdır. Sermaye, özellikle büyük sermaye, bir çözüm bulmalıydı; ve “küreselleşme” azalan karlılığa çözüm olarak düşünüldü. Bir süreç olarak “küreselleşme”, sermayenin ve kapitalist devletin krizi önlemek ve/veya krizden çıkmak için izlediği stratejinin bir “sonucu” olageldi. Diğer gelişmiş kapitalist bölgelere taşınmış olmanın yanı sıra, kapitalist üretim, üretim araçlarının, emek-gücünün, ve kredinin daha karlı üretim için harekete geçirilebileceği dünya ekonomisinin yeni alanlarına aktarıldı. Kapitalist dünya ekonomisinin yeniden yapılandırılması nasıl anlaşılmalıdır? Cox’a göre,
“... Yeniden yapılandırma, küresel üretimin, Fordist kitlesel üretim yerine post-Fordist esnek üretim olarak yeniden örgütlenmesi anlamına gelir. Bu, az çok iş güvencesine sahip ve yüksek ücretli daha az sayıdaki merkez ülke işçisi ve kötü koşullarda çalışan ve iş alanları dünyanın her tarafına dağıldığı ve etnik köken, din ve cinsiyet bakımından bölünmüş olduğu için konumu zayıflamış olan daha çok sayıdaki çevre ülke işçisi demektir. Bu, aynı zamanda, dünya nüfusunun büyük bir bölümünün küresel ekonominin dışında derinleşen yoksulluk içinde varolması demektir. ...” (1996: 31).
Yukarıda sözü edilen yönlerin yanı sıra, yeniden yapılandırma, bana göre, aynı zamanda, uluslararası ticaret ve yatırımın giderek artan oranda serbestleştirilmesi, ulusal/yerli ekonomilerin giderek artan biçimde kuralsızlaştırılmaları (deregülasyonu) ve devletin sahip olduğu ekonomik işletmelerin özelleştirilmesi de demektir. Bütün bunlar dünya ekonomisinin yeniden yapılandırılması sürecinin ayrılmaz öğeleridirler.

Kapitalizm her zaman uluslararası bir sistem oldu; ama sermayenin ve malların bugünkü hareketi ve ulus-ötesi/uluslararası şirketlerin örgütlenmesi nitelik olarak yeni gelişmelerin ortaya çıktığını gösteriyor. Savunucularının iddia ettikleri kadar küresel olmasa bile, “küreselleşme”, genişletilmiş kapitalist yeniden üretim sürecinde niteliksel olarak yeni bir aşamadır. (3) “Küreselleşme”, bir kapitalist gelişme modelinin veya gelişmiş kapitalist ülkelerde halihazırda var olan egemen bir sermaye birikim modelinin, evrensel bir türdeşliğe ulaşmak için, dünya ölçeğinde yayılması değildir. O, yalnızca kapitalizmin belirli biçimlerinin coğrafi olarak genişlemesi değildir. “Küreselleşme”, var olan politik-ekonomik ilişkilerin hem ulusal hem de küresel düzeyde yeniden yapılandırılması sorunudur. Üretimin giderek artan uluslararasılaşması bu yeniden yapılandırma sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır.

Hem üretken sermayenin hem de para sermayenin uluslararası devingenliği son yirmi küsur yıl boyunca çok büyük ölçüde arttı. İkinci Dünya Savaşını izleyen ve kapitalizmin sözde “altın çağı” olarak adlandırılan on yıllarla karşılaştırma içinde üretken sermaye çok daha devingen duruma geldi. Kriz ve yeniden yapılandırma boyunca sanayi sermayesiyle para sermaye arasındaki ilişki değişti. Kapitalist ekonomik sistem içinde para sermayenin rolü ve önemi çok büyük ölçüde arttı. Sermayenin asalak ve yağmacı fraksiyonu çok daha hareketli duruma geldi ve spekülatif sermaye sanayi sermayesinin aleyhine son derece büyük büyüme elde etti. Para sermayenin/finansın üretimden ayrılması çağdaş kapitalizmin eğilimlerinden biridir ve özelleştirilen işletmeler giderek artan ölçüde mali spekülasyonun konusu durumuna geliyorlar.

Başkaya’ya göre, "küreselleşmenin" iki ayırt edici özelliği şunlardır: a) gerçek doğrudan yatırım 1914 düzeyinin altına düştü; b) OECD ülkelerinde, özel sektörde brüt sabit sermaye artışı mali varlıklardaki artıştan çok aşağıdadır. 1980-1992 döneminde mali varlıklarda artış oranı %6 iken, sabit sermayede artış oranı %2.3 oldu (1999: 171). Bretton Woods sisteminin çöküşü öncesi, uluslararası ticarette varolan sermayenin yalnızca %10’u spekülasyona yönelmişti. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Gelişme Konferansı (UNCTD)’ya göre, 1994’te bu oran %95’e ulaştı (1999: 171). “ Bu en son görünümünde, kapitalizm, mali kapitalizm olarak ortaya çıktı. Ödüller artık tasarrufa ve çok çalışmaya göre değil, ‘spekülasyon yapmaya', yani, türevler ve değersiz tahviller de dahil, bankalarda ve ‘hedge’ fonlarında (4) biriken devasa büyüklükteki paranın, (gerçek varlıkların tersine) mali varlıkların düzenlenmiş ticaretine dayanan portföy menajerleri tarafından küresel borsalarda yapılan spekülatif muamelelere göre dağıtılıyor.” (Mehmet 1999: 149-50).

Dicken’ın belirttiği gibi “son birkaç on yıl boyunca dünya ekonomisinde görülen en önemli gelişme ekonomik etkinliklerin artan uluslararasılaşması –ve, söylenebilir ki, artan küreselleşmesidir. Ekonomik etkinliklerin uluslararasılaşması yeni bir şey değil. Bununla beraber, çok yakın zamana kadar, üretim süreci “asıl olarak ulusal ekonomilerin içinde ya da onların parçalarında örgütleniyordu. Uluslararası ticaret ... asıl olarak hammaddelerin ve gıda maddelerinin ... tekil ulusal ekonomilerde yapılmış ve bitirilmiş ürünlerle değişimi olarak gelişmişti. ... Üretim bakımından, tesis, şirket ve sanayii asıl olarak ulusal olgulardı (Hobsbawm, 1979, s. 313, altını ben çizdim.” (1998: 1).

Dicken’a göre, son birkaç on yılın gelişmeleri, “uzmanlaşmanın coğrafi modelinde küresel ölçekte bir değişimi” yansıtan bir ‘yeni küresel işbölümünün’ ortaya çıkmış olduğuna işaret ediyor. Gerçekten, küresel politik-ekonomik yeniden yapılandırma, uluslararası işbölümünün yeniden yapılandırılması olarak tanımlanabilir. Sanayi üretimi söz konusu olduğu sürece, son birkaç on yıl, gelişmiş ekonomilerde sanayideki büyümenin gerilemesine ve dünyanın az gelişmiş bölgelerinde büyüyen sanayileşmeye tanıklık etti.

Yalnızca üretim süreçlerinin uzamsal yeri, sermayenin yayılması vb. değil, ama , aynı zamanda, devletle kapitalist dünya pazarı arasındaki ilişkiler de yeniden yapılandırıldı ve yapılandırılıyor. Dünya ekonomisinin yeniden yapılandırılmasıyla ‘devletin uluslararasılaşmasının’ daha da artması arasında yakın bir ilişki vardır. Cox’a göre, “devletin uluslararasılaşması, ulusal politikaların ve uygulamaların uluslararası üretimin istemlerine göre ayarlandığı küresel bir süreçtir. Böyle bir süreç yoluyla ulus-devlet, uluslararası üretimin tamamlayıcısı olan daha geniş ve karmaşık politik bir yapının bir parçası durumuna gelir.” (1987: 253). Devletler yalnızca iç ve küresel ekonomik ilişkiler arasında aracı değil, ama, aynı zamanda, dünya ekonomisi içinde aktif aktörlerdir de:
“ ( ....) Onların [ devletlerin] kendileri pazar aktörleridirler. Philip G. Cerny’nin belirttiği gibi, devletler ‘doğrudan doğruya uluslar ötesi çevrede iş gören bir tür ulusal ‘şirket’ ya da karteli temsil ederler.’ Bundan dolayı, devletler, küresel ekonomide hem dolaysız, hem de dolaylı olarak oynayacakları bir role sahiptirler. Onlar ‘ulusal şirketler’ gibi davranırlar ve aynı zamanda, iç pazarı yasalar ve yönetmeliklerle ve uluslararası pazarı da antlaşmalar ve anlaşmalarla biçimlendirirler. Böylece, son on yıllar boyunca küresel ekonomi genişledikçe, devletlerin etkinlikleri de giderek daha karmaşık duruma geldi.” (Stubbs ve Underhill 1994: 423).
Panitch’in belirttiği gibi, “kapitalist küreselleşme, aynı zamanda, devletler aracılığıyla ve devletlerin koruyuculuğu altında gerçekleşiyor; onlar tarafından kodlanıyor ve hatta, önemli hususlarda onlar tarafından gerçekleştiriliyor; küresel pazar disiplininin gerekli koşulu olan ve ona eşlik eden ve çoğu kez devlet güçlerinin merkezileşmesi ve yoğunlaşması anlamına gelen devletler içindeki güç ilişkilerinde değişmeyi de içerir.” (1996: 86). Son on yıllarda, devlet karışmasının doğası oldukça değişti; ama bu durum devletin oynadığı rolün azaldığı anlamına gelmez. Devletler “anayasal etkileri olan uluslararası antlaşmalar aracılığıyla küresel ve iç sermayenin haklarını tanımlayan ve güvence altına alan bir rejimin yaratıcıları olarak” görev yaparlar. Ulus devletin kapitalizm içinde sınıf egemenliğini örgütleyen, yaptırım uygulayan ve meşrulaştıran merkezi rolü sürüyor (Panitch 1996: 85, 89).

Politik-ekonomik yeniden yapılandırma gelişmiş kapitalist ekonomilerle sınırlı değildir. Azgelişmiş ekonomiler de, serbestleştirme, kuralsızlaştırma ve özelleştirme yoluyla yeniden yapılandırılıyorlar. Üretimin, ticaretin ve finansın hem ulusal, hem de ulus-ötesi yeniden yapılandırmasını içeren bir küresel ya da evrensel yeniden yapılandırma süreci yaşanıyor. 1980’li yılların ortalarında gelişmiş ve azgelişmiş kapitalist ülkelerdeki yeniden yapılandırmaya, Sovyetler Birliği ve Orta ve Doğu Avrupa’nın ağırlıklı olarak devlet-kapitalist olan diğer ekonomileri de katıldı. Küresel yeniden yapılandırma ve özelleştirme ilişkisinin ele alındığı bölümde bu konu üzerinde durulacaktır.

Küresel yeniden yapılandırma ve özelleştirme
Özelleştirme hem geniş, hem de dar anlamda tanımlanabilir. Geniş anlamda tanımıyla özelleştirme, “ulusal ve yerel olarak daha önce devletin yetki alanı olarak sayılan alanlarda pazarın rolünü artıran her girişimi” içerir. “Bu, yalnızca devlet varlıklarının satışını değil, ama kuralsızlaştırmayı ve kamu hizmetlerinin özel girişimciye sözleşmeyle devrini de içerir. Özelleştirme bu geniş anlamıyla düşünüldüğünde, dünyanın hiçbir parçası bu sürecin dışında kalmamıştır..” (Feigenbaum ve Henig 1997: 338-39). Dar anlamıyla özelleştirme, devlet varlıklarının şirket ve/veya bireysel hisse sahiplerine satışı ya da devredilmesidir. “Daha belirgin olarak özelleştirme, hükümetin büyüklüğünü, kapsamını ve etkisini azaltmak niyetiyle ‘bir işlevin, etkinliğin veya örgütün kamu sektöründen özel sektöre devridir’ ” (Miller 1997:394-95). Bunlar özelleştirmenin teknik ya da hukuksal tanımlamalarıdır. Görüşüme göre, anlaşılması ve açıklanması için, özelleştirmenin politik-ekonomik bir tanımına gereksinim var.

Sermaye toplumsal emekten doğar ve toplumsal işbölümünün belirgin bir biçimini ifade eden temel bir toplumsal ilişki olarak anlaşılmalıdır. “Sermaye, bir şey olmadığından, ama bir şeyde kendini gösteren ve o şeye belirli bir toplumsal karakter veren ve toplumun belirli tarihsel biçimlenmesine ait olan belirli bir toplumsal üretim ilişkisi olduğundan” ötürü, özelleştirme, politik-ekonomik anlamda, toplumsal sermayenin devlet biçiminin toplumsal sermayenin özel biçimine dönüşümü olarak tanımlanmalıdır. (5) Özelleştirme, toplumsal sermayenin devlet biçiminin özel sermaye tarafından (yeniden) kendine mal edilmesi ya da yağmalanmasıdır. Sözde neo-liberal çağda, kapitalist devlet, daha çok yukarıda sözü edilen dönüşümün temsilcisi işlevini görür. Bütün neo-liberal retoriğe karşın, politik-ekonomik bir olgu olarak özelleştirme, hem ulusal, hem de uluslararası düzeyde, genel olarak sermaye birikim sürecine ve özel olarak emek ve sermaye arasındaki güç ilişkilerine sermaye lehine devlet karışmasının “aşırı” bir biçimidir.

Özelleştirme, işçi sınıfına, sözde refah devletine ve üretim, ulaştırma, dağıtım ve iletişim araçlarının ne mülkiyetine sahip olan, ne de onları kontrol eden işçiler ve diğer çalışanlar tarafından kazanılmış diğer bütün ekonomik ve toplumsal haklara neo-liberal küresel saldırının ayrılmaz bir parçasıdır. O, emek, sermaye ve devlet arasında varolan güç ilişkilerini sermaye lehine değiştirmeyi amaçlıyor. Örneğin, Birleşik Krallıkta (Britanya’da) hükümetin amaçlarından biri devlet sektöründe sendikaların gücünü kırmaktı: “... Ulusallaştırma, sendikalara, ulusallaştırılmış sanayilerde özel sektörde olageldiğinden çok daha fazla güçlü olma olanağı verdi. Economist’in belirttiği gibi, Britanya’da özelleştirme bu avantajın ortadan kaldırılması demekti ...” (Ticktin 1998: 41). Sermayenin devlet mülkiyetinin tam ya da kısmi ortadan kaldırılması, sermayenin özel ellerde daha da merkezileşmesi ve yoğunlaşmasına yol açar ve kapitalist sınıfın, özellikle onun egemen fraksiyonunun, ekonomik, politik ve kültürel gücünü artırır. Bana göre, özelleştirme, özelleştirmeyi savunan sınıf güçleriyle ona karşı çıkan ulusal ve uluslararası sınıf güçleri arasında ‘kıt’ ekonomik kaynakların (yeniden) tahsisi konusunda sınıf mücadelesini içeren bir süreç olarak görülmeli, çözümlenmeli, anlaşılmalı ve açıklanmalıdır.

İstikrarlaştırma ve serbestleştirmeyle birlikte, ekonomik yeniden yapılandırmanın üç temel dayanaklarından biri olan özelleştirme, küresel neo-liberal yeniden politik-ekonomik yeniden yapılandırma sürecinin ayrılmaz bir parçası olageldi. Miller’in vurguladığı gibi, özelleştirme, son yirmi yılın en önemli evrensel ekonomik, toplumsal ve politik olgularından biridir ve “yeni ekonomik mantra (düşünceye dalma sırasında konsantrasyona yardımcı olmak için tekrarlanan bir söz ya da ses-b.n.) oldu ve gelecek yüzyılda da dünyanın her yerindeki ülke halklarının yaşamlarını etkilemeye devam edecek.” tir (1997: 391). Miller’e göre, ekonomik devlet işletmelerinin satışı 1979’dan önce genelleştirilmiş bir özelleştirme programı oluşturmadı. “Thatcher’ın önderlik ettiği özeleştirme programı 1979’da Birleşik Krallıkta başladığından beri, 100’den fazla gelişmiş ve gelişmekte olan ülke kendi özelleştirme programlarını başlattılar. ...” (1997: 393).

Ulusallaştırma ve üretim, ulaştırma, dağıtım ve iletişim araçlarında devlet mülkiyeti, hem ekonomik gelişme aşaması, hem de savaş, sömürge yönetimi, devrim, vb. gibi belirli tarihsel koşullar tarafından gerekli kılınmıştı. Bu nedenle, farklı ekonomik gelişme aşamaları ve farklı tarihsel geçmişler nedeniyle, ekonomik devlet işletmelerinin özelleştirilmesi farklı ülkelerde farklı nedenlere ve yöntemlere dayanır ve farklı roller oynar. “Her ele uyan bir özelleştirme eldiveni yoktur.” (Berg en Berg 1997: 388).

1970’li yılların ortalarından bu yana kapitalizmin krizi öylesine şiddetlendi ki, özel sermaye, kar elde etmek ve sermaye birikim sürecini sürdürmek için, kapitalist ekonominin olabildiğince çok sektörüne girmek zorunda kaldı. Kapitalist sınıf, varolmak ve karlarını azamileştirmek için toplumsal yaşamın her alanını ticarileştirmek zorunda. Nerede ve hangi yolla olursa olsun kar yapılmalı ve hem de olabildiğince çabuk yapılmalı. Bu nedenle, 1980’lerde ve 1990’larda hizmet sektöründe tanık olunan çok hızlı genişlemeye şaşırmamak gerek.

Miller’in belirttiği gibi, özelleştirme, 1980’lerin ve 1990’ların küresel bir olgusuydu (1997: 392) ve hala da öyledir. Dünyanın değişik bölgelerinde yaşanan özelleştirme, sermayenin uluslararası devingenliğini ve üretim yerlerinin yeni alanlara taşınmasını özendirmektedir. Yeni yatırım yapma söz konusu olduğu sürece, yatırım yapma eğiliminde olmayan ya da pek istekli davranmayan kapitalistler, mal ve hizmet üretmek için daha çok varolan kapasiteyi kullanmak istemektedirler. Kar hırslarını tatmin edebilecek karlı yatırım olanakları bulmak kapitalistler için oldukça güçleşti. Bundan dolayı, varolan ekonomik devlet işletmelerini devralmak yeni yatırım yapmaktan çok daha karlı. Kolko’nun belirttiği gibi, “özelleştirme, sermayenin varlıkları değiştirmek ve mali pazarlarda spekülasyon yapma dışında yatırım yapmaya pek az istekli olduğu bir zamanda ilan edildi ...” (1988: 298). Ekonomik devlet işletmelerinin özelleştirilmesi, daha pahalı olan yenilerini kurma yerine varolan işletmeleri satın almayı yeğleyen ulus-ötesi şirketlerin imalat etkinliklerinin coğrafi dağılımını kolaylaştırır. Bir örnek vermek gerekirse, 1993 yılı sonu itibarıyla Türkiye’de özelleştirilen çimento fabrikaları arasından beşi bir Fransız şirketi tarafından satın alındı ve bu beş fabrikanın dört yıllık tahmini karı, ödenen bedele eşit (Adaman ve Sertel: 171).

Azgelişmiş ya da yeni-sömürge kapitalist ülke ekonomilerinin yeniden yapılandırılması, özelleştirmenin önemli bir rol oynadığı kapitalist dünya ekonomisinin yeniden yapılandırılmasının bir yönüdür. Sözde neo-liberalizm çağında merkez bölgelerden dünyanın azgelişmiş bölgelerine sermaye ihracı ile ekonomik devlet işletmelerinin özelleştirilmeleri arasında yakın bir ilişki vardır. Merkez ülkelerde sermaye birikim süreci söz konusu olduğu sürece, azgelişmiş/bağımlı ekonomilerin işçi sınıflarının kapitalist-emperyalist sömürülmeleri ve ekonomik olarak dezavantajlı toplumsal güçlerin baskı altında tutulmalarının rolü hesaba katılmalıdır. Uluslararası devingen sermaye ve onun Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası (DB) gibi aletleri, egemenlik altında tutulan bölgelerde devletleri, özelleştirmenin bir unsuru olduğu dışsatıma-yönelik bir ekonomik gelişme modelini desteklemeye zorluyorlar.

Özelleştirme, sermayenin iç/yerli fraksiyonlarının daha önce devlet mülkiyetinde olan işletmelere sahip oldukları ya da sahip olacakları anlamına gelmiyor. Ekonomik olarak azgelişmiş ve dolayısıyla sermaye-yoksulu ülkelerde, yabancı sermaye özelleştirme sürecinde aktif bir rol oynuyor. Ulusal sermayenin bazı fraksiyonları ve devlet bürokrasisinin/bürokratik burjuvazinin bazı kesimleri yabancı sermaye ve uluslararası örgütlerle işbirliği yapıyorlar.

Dünya ekonomisinde rekabetçi baskı, en azından son yirmi yılda, çok yüksek derecelere yükseldi. Doğrudan yabancı sermaye yatırımını ve para sermayeyi çekmek için, hem gelişmiş, hem de azgelişmiş kapitalist ekonomiler arasında giderek artan bir rekabet var. Portföye ve doğrudan yabancı sermaye yatırımını çekmek için küresel rekabetin bir aleti olarak özelleştirme, devletler tarafından yaygın biçimde kullanıldı. Özelleştirme hem sermaye ihraç etmenin, hem de ithal etmenin bir yoludur. Özelleştirme, aynı zamanda, uluslararası devingen sermayenin ulusal ekonomilere tamamen nüfuz etmesinin ve böylece yabancı sermayeye bağımlılığa yol açmanın ya da bu bağımlılığı güçlendirmenin de bir yoludur. O, uluslararası mali ve endüstriyel şirketlerin, azgelişmiş ülke ekonomilerini kontrol etmelerinin bir aracıdır. Büyük devlet işletmelerinin özelleştirilmesi büyük sermaye gerektirir ve büyük uluslararası bankalar, şirketler ve her türden spekülatörler, iç işbirliği olsun ya da olmasın, ekonomik devlet işletmelerinin özelleştirilmiş kısımlarını düşük fiyatlar karşılığında alabilecek durumdadırlar. Kısacası, ekonomik olarak azgelişmiş ülkelerde özelleştirme, diğer şeylerin yanı sıra, artık-değerin bir bölümünün o ülkelerden gelişmiş ülkelere aktarılmasının bir aracı olarak hizmet eder.

Uluslararası şirketlerin büyüyen güçlerinin yanı sıra, son birkaç on yıl , IMF, DB ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), vb. uluslararası örgütlerin güçlerinin de dünya ekonomisi içinde büyüdüğüne tanık oldu. Ricupero’ya göre, onlar “içinde ortaklığın çatışmanın yerini aldığı, evrensel olarak kabul edilen tek bir dünya ekonomik sisteminin omurgası durumuna geliyorlar.” (1997: 409). Özellikle devasa dış borcu olan ve yeni sermayeye büyük gereksinim duyan azgelişmiş ülke devletleri, politika seçenekleri bakımından, diğer şeylerin yanı sıra, uluslararası örgütlerin işleyiş yöntemleri tarafından da sınırlandırılmaktadırlar. Vurgulanmalıdır ki, ‘küreselleşme’ eğilimi, denetlenemeyen bürokratik örgütlere daha fazla yaptırım olanakları ve yetki vermek ve uluslararası antlaşmalar, kurallar ve yapılar aracılığıyla ulusal ve bölgesel ekonomik ve toplumsal seçenekleri olabildiğince sınırlandırmak için bir bahane olarak kullanılmaktadır. (Went 1996: 6).

Para sermayenin aşırı ölçüde borç verilmesi ve alınması, 1980’li yılların başlarında uluslararası mali sistemin çarpıcı özelliliklerinden biriydi. Uluslararası ticari bankalar, azgelişmiş ülkelere kendi kaynaklarının çok ötesinde kredi verdiler. Uluslararası ticarette ödünç alan ülkeler aleyhine yaşanan gelişmeler (ithalat fiyatlarıyla ihracat fiyatları arasındaki oran azgelişmiş ülkeler aleyhine bozulmuştu) ve ‘ikinci petrol krizi’, vb. nedenlerle borçlu ülkeler borç ödeme sorunlarıyla karşı karşıya kaldılar. Sonuç uluslararası mali kriz oldu. Tek başına 1982 Meksika krizi, yalnızca ödünç veren bankaları değil, ama, aynı zamanda, bütün uluslararası mali sistemi çöküş tehlikesiyle karşı karşıya getirdi.

Tam bu sırada, IMF, borç geri ödemelerini güvence altına alacak ekonomik politikaları dayatacak temsilci kurum olarak sahneye çıktı. Bu, aynı zamanda, IMF’nin son borç verme mercii olmaktan çıkıp tahsildar rolünü üstlenmesi anlamına geliyordu. IMF’nin standart ‘istikrarlaştırma programları’ ve DB’nin ‘yapısal uyum programlarının’ amaçlarından biri borç geri ödemelerinin sağlanması olagelmiştir. Borçları ödemek ve yeni sermaye elde edebilmek için, borçlu ülkeler, serbestleştirme ve kuralsızlaştırmaya ek olarak, ekonomik devlet işletmelerini özelleştirmek zorundadırlar. Böylece, diğer kaynaklardan edinilen sermaye, eskiyen ve verimsiz ekonomik devlet işletmelerinin finanse edilmesi yerine, uluslararası mali yükümlülüklerin yerine getirilmesi için de kullanılabilir. Miller, gelişmekte olan ülke hükümetlerinin “özelleştirmeyi, asıl olarak, eskiyen devlet işletmelerini desteklemek için geçmişte gerekli olan sürdürülemez düzeydeki iç ve dış borçları azaltmak için kullandıklarını” yazar. Ona göre, “her ne kadar başlangıçta uluslararası borç verenler ve bağışta bulunanlar tarafından bir borç azaltma yöntemi olarak benimseye zorlanmış olsalar da, gelişmekte olan ülkelerin önderleri, özelleştirmenin ekonomik reform programlarının ayrılmaz bir parçası olması gerektiğine inandılar.” (1997: 403). Ama, Feigenbaum ve Henig’a göre, “gelişmekte olan ülkelerin bakış açısından, onların pazar ilkelerine dönmeleri, uluslararası borç verenleri hoşnut kılan bir taktik özelleştirme [‘kısa-erimli politik amaçlara ulaşmak için geliştirilen özelleştirme politikası’] biçimidir”. Ayrıca, bu ülkelerdeki özelleştirmenin, “yardım için özelleştirmeyi çoğu kez bir koşul olarak talep eden Dünya Bankası gibi uluslararası örgütlerin görüş açısından sistemsel” olduğunu belirtirler.

1988 ile 1992 arasında, ‘gelişmekte’ olan ülkelerde 61.6 milyar ABD doları değerindeki devlet varlıkları özelleştirildi. DB, o ülkelerdeki devletleri daha fazla özelleştirme yapmaya özendirdi (Went 1996: 27). “İç ekonomik politikalar üzerinde yönetsel denetim sağlamaya yönelik emperyalist girişimde borç can alıcı bir silah oldu. Borç büyüdükçe IMF’nin Üçüncü Dünyanın ekonomik politikalarındaki rolü arttı.” (Kolko 1988: 27).

Uluslararasallaşmış ve serbestleştirilmiş sermaye pazarlarında büyük miktarlarda para ve pazarlar için uluslararası rekabet son yirmi yılda şiddetlendi. Özel sektörün uluslararası rekabet gücünü artırmak için, özelleştirme bir yol olageldi ve hala da öyledir. Sermaye ve devlet bu amaç için birlikte çalışıyorlar. Cox’un belirttiği gibi, rekabet edebilme gücüne sahip olma, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan refah devletinin ortadan kaldırılması için bir mazerettir (1996: 31). Sermaye ve kapitalist devletin birbirlerine gereksinmeleri vardır. Devlet sermayeye, diğer şeylerin yanı sıra, kendi görevlerini yerine getirmek için vergi gelirleri için gereksinme duyar. Ulus-devletler arasındaki politik güç ilişkileri ulusal ekonomiler arasındaki rekabette anahtar rol oynar. Sermaye, yeniden üretimi için can alıcı önemde olan birçok şey için, devlete gereksinim duyar. Her ne kadar devletin rolü önemli değişimler geçirmiş olsa da (örneğin, mal ve hizmet üretiminde devletin rolünün azalması), Meiksins Wood’un vurguladığı gibi, ‘küreselleşme’ devleti sermaye için daha az değil, ama daha önemli kıldı. (6)
“ ... Sermaye, devlete, birikim koşullarını ve vergi ödeyenlerin zararına dolaysız devlet yardımı dahil olmak üzere, ‘rekabetlilik’ koşullarını çeşitli yollarla sürdürmek için; ‘esneklik’ ve aşırı tasarruf politikaları karşısında çalışma disiplinini ve toplumsal düzeni korumak için; emek devingenliğinin önünü keserken, sermayenin devingenliğini güçlendirmek için; kriz içinde olan kapitalist ekonomileri (dün Meksika, bugün ‘Asya kaplanları’ ) kurtarmak için devasa operasyonları –bunlar, çoğu kez, uluslararası kurumlar tarafından örgütlenir, ama masrafları daima ulusal vergilerle ödenir ve ulusal hükümetler tarafından yürütülür- yönetmek için gereksinim duyar. ‘Neo-liberalizm’ , devletin yalnızca sosyal hizmetlerin karşılanması alanından çekilmesi değildir. O bir takım aktif politikalardır, bütünleşmiş bir küresel pazarda kapitalist karlılığı arttırmak için tasarlanmış yeni bir devlet karışması biçimidir.” (1998: 33).
Gördüğümüz gibi, özelleştirme, sözde neo-liberal politik-ekonomik yeniden yapılandırmanın ayrılmaz bir parçasıdır. Bu uzun-erimli politik projenin amaçlarından biri, Meiksins Wood’un öne sürdüğü gibi, “hapishanelerden posta hizmetlerine ve yaşlılık emekli aylıklarına dek, kapitalist kar için işletilmesi olası her şeyin ‘özelleştirilmesidir’ “ (1998: 34). Ricupero, bugünün küreselleşen ve serbestleşen dünya ekonomisinde, hükümet ve iş dünyası arasındaki çalışma ilişkilerin niteliğinin her ülke için güçlü bir rekabetsel avantaj olabileceğini ileri sürer. “Özelleştirme, iş dünyası ve hükümet arasında karşılıklı güvene dayanan, verimli ve etkili çalışma ilişkilerinin kurulmasının bir yoludur.” (1997: 412).

Eski Sovyetler Birliği ve Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde özelleştirmeye gelince. Bu ülkelerde devlet kapitalizminden pazar-temeline dayanan kapitalist ekonomilere bir dönüşüm gerçekleşti. Sözde perestroyka, ekonomiyi yeniden yapılandırma yoluyla Sovyetler Birliği’ni korumayı amaçladı. Ama, dramatik olaylar oldu ve niteliksel bir değişim meydana geldi ve merkezi olarak planlanmış (ya da, daha doğrusu bürokratik olarak yönetilen) kapitalist ekonomi çöktü ve yerini pazara dayalı kapitalist ekonomi aldı. Devlet mülkiyetindeki ekonomik işletmelerin özelleştirilmesi, hala süren bu dönüşümün, bu politik-ekonomik yeniden yapılandırmanın gerçekleştirilmesinin asıl yolu oldu. Bu ekonomilerdeki özelleştirme, Feigenbaum ve Henig’in sınıflandırmalarına göre, sistemsel özelleştirmenin “yani, büyük bir politik proje olarak özelleştirmenin” bir örneğidir. Kaufmann ve Siegelbaum tarafından ‘geçiş ekonomileri’ olarak tanımlanan bu ekonomilerde gerçekleşmekte olan özelleştirmenin ölçeği tarihsel olarak benzersizdir. Devlet varlıklarının işletmelerin menajerlerine ve/veya yüksek yetkililere ve politikacılara gayri resmi olarak aktarılmasıyla gerçekleşen “kendiliğinden özelleştirme” sayesinde (Kaufmann ve Siegelbaum 1997: 428), özelleştirmeden en çok yararı bu toplumsal güçler sağladılar ve yeni kapitalistler oldular. Uluslararası sermayeyi çekme rekabetinde diğer ülkelerin kapitalist güçlerine katıldılar. Özeleştirme, aynı zamanda, eski devlet kapitalisti ülke ekonomilerini dünya kapitalist ekonomisinin içine almak için bir yoldur.

Sonuç
Gördüğümüz gibi, devlet mülkiyetindeki ekonomik işletmelerin özelleştirilmesi, hem ulusal, hem de küresel yeniden politik-ekonomik yapılandırmanın ayrılmaz bir parçasını oluşturur. O, aynı zamanda, hem ulusal, hem de uluslararası olan büyük mali ve sanayi sermayesinin lehine sermaye birikim sürecine bir devlet karışmasıdır. Sermaye ihraç etmenin ve/veya ithal etmenin bir yoludur. Özelleştirme, devletler tarafından yabancı sermayeyi çekmek için bir silah olarak kullanılır. O, aynı zamanda, uluslararası örgütlerin ellerinde devletlere, özellikle azgelişmiş ülkelerde, kendi politikalarını dayatmanın bir aracıdır. Sermaye-yoksulu ülkelerde özelleştirme yabancı sermayeye ve/veya sermaye-zengini ülkelere ekonomik bağımlılığı artırır. Özelleştirme, eski Sovyetler Birliği ve Orta ve Doğu Avrupa ülke ekonomilerinin devlet kapitalisti ekonomi biçiminden özel kapitalizme dönüştürülmesinin de asıl yoludur.

EK
Üretimin, Fordist kitlesel üretim yerine esnek üretim olarak yeniden örgütlendirilmesi tartışıldığında zımnen işaret edilmiş olmasına rağmen, kriz ve politik-ekonomik yeniden yapılandırma tartışması söz konusu olduğunda, teknolojik değişime dolaysız olarak dikkat çekmeliydim. Sermayenin bir birikim biçiminden bir diğerine geçiş, teknolojide de buna karşılık düşen bir değişikliği gerektirir. Fordizmi belirleyen standartlaşmış kitlesel üretim özel-amaçlı makinelere dayanırken, esnek üretim genel-amaçlı makineleri gerektirir.

Son yirmi yıl boyunca, özellikle bilişim ve iletişim teknolojisinde, devasa bir teknolojik devrim gerçekleşti. Her ne kadar, genel olarak sermaye ihracı ve özel olarak, doğrudan yabancı yatırım tartışılırken dolaylı olarak ele alınmış olsa da, genel olarak, özelleştirmenin teknoloji transferini içerip içermediği ya da teknoloji transferine yol açıp açamayacağı veya ne ölçüde açacağı ve/veya, özel olarak, teknolojik ilerlemenin yayılmasına yol açıp açmayacağını ele almalı veya en azından böyle bir soru sormalıydım. Vurgulanmalıdır ki, teknolojik eskime, teknolojik yenilenmeyi zorunlu kılan endüstriyel hastalığın başta gelen nedenlerinden biridir. Aynı zamanda, diğer şeylerin yanı sıra, artan işsizliğe neden olan hızlı teknolojik değişime karşı toplumsal direniş, özellikle işçi sınıfının direnişi, hızlı bir yeniden yapılandırmayı zorlayan üretimin artan uluslararasılaşması çağında, yüksek teknolojinin onu sevinçle kabul edecek ülkelere ihracına yol açabilir. Her iki durumda da, geniş anlamda özelleştirme, hızlı teknolojik gelişme koşullarında, ileri teknoloji transferinde aracı olabilir. Başka bir deyişle, özelleştirme, teknolojinin kalitesini yükseltmek için bir araç görevi görebilir.

Üretim araçları kavramı tarafından kapsanıyor olsa da, bilişim teknolojisinin ve bu bağlamda, bilişim araçlarının mülkiyetinin önemini vurgulamalıydım. ‘Bilgi sermayesi’ tarafından küresel ekonomide oynanan rolü de ele almalıydım.

A. H. Yalaz



Kaynakça
Adaman, F. ve M. Sertel (1997), ‘The Changing Economic Role of the State from a Turkish Perspective’. In: H. Handoussa (ed.), Economic Transition in the Middle East: Global Challenges and Adjustment Strategies, pp. 167-82. Cairo: The American University Press.

Baskaya, F. (1999), Avrupa-merkezcilik, Resmi İdeoloji, Bilim ve Sosyalizm [Euro-centrism, the Official Ideology, Science and Socialism]. Ankara: Ütopya Yayinevi.

Berg, A. ve E. Berg (1997), “Methods of Privatization”. In: Journal of International Affairs, pp. 357-90.

Cox, R. W. (1987), Production, Power, and Worldorder: social forces and the making of history. New York: Columbia University Press.

Cox, R. W. (1996), ‘Social forces, states, and world orders: beyond international relations theory (1981)’. In: R.W.Cox and T.J. Sinclair (eds.), Approaches to World Order, pp. 85-123. Cambridge: Cambridge University Press.

Dicken, P. (1998), Global Shift: Transforming the World Economy. 3rd ed. London: Paul Chapman Publishing.

Feigenbuam, H. B. ve J. R. Henig (1997), “Privatization and Political Theory”. In: Journal of International Affairs, pp. 338-55.

Kaufmann, D. ve P. Siegelbaum (1997), “Privatization and Corruption in Transition Economies”. In: Journal of International Affairs, pp.419-58.

Kolko, J. (1988), Restructuring The World Economy. New York: Pantheon Books.

Marx, K. (1986), Capital: A Critique of political Economy. Volume II. London: Lawrence & Wishart.

Miller, A. N. (1997), “Ideological Motivations of Privatization in Great Britain Versus Developing Countries”. In: Journal of International Affairs, pp. 391-407.

Panitch L. (1996), ‘Rethinking the Role of the State’. In: Mittelman, J. H. (ed.), Globalization: Critical Reflections, pp. 83-113. Boulder & London: Lynne Rienner Publishers.

Ricupero, R. (1997), “Privatization, the State and International Institutions”. In: Journal of International Affairs, pp. 409- 18.

Stubbs, R. ve G.R.D. Underhill (1994), ‘State Policies and Global Changes’. In: R. Stubbs and G.R.D. Underhill (eds.), Political Economy and the Changing Global Order, pp. 421-24. London: Macmillan.

Ticktin, H. (1998), “Where Are We Going Today? The Nature of Contemporary Crisis.” In: Critique 30-31, pp. 21- 48.

Went, R. (1996), Grenzen aan de globalisering? Amsterdam: Het Spinhuis.

Wood M. E. (1998), “The Communist Manifesto After 150 Years”. In: Monthly Review, pp. 14-35.

(1) Bu yazı, uluslararası akademik bir çevreye Şubat 2000’de sunulan yazının İngilizce’den çevirisidir. Bu nedenle, kullanılan terminoloji ve yazma biçemi komünist hareket içinde kullanmaya alışkın olduğumuz terminolojiden ve biçemden oldukça farklı sayılabilir. Okurun bunu göz önünde tutmasını öneririm.
(2) “Küreselleşme” terimini, muğlak bulduğum ve anlatılmak isteneni anlatmadığı için, kullanmıyorum. Onun yerine, “küresel politik-ekonomik yeniden yapılandırma” ya da “küresel kapitalist yeniden yapılandırma” terimlerini kullanıyorum.
(3) Dünya imalat sanayiinin beşte dördü Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’da yapılıyor ve “gelişmekte olan” ülkelerin çok büyük çoğunluğu yalnızca çok küçük bir imalat sanayii temeline sahiptir. Dünya imalat sanayii üretiminin %86’sını on beş ülke üretiyor. Amerika Birleşik Devletleri, Japonya ve Almanya toplam imalatın %60’ını gerçekleştiriyorlar. “... İmalat sektöründe en hızlı büyüme, Dünya Bankası’nın gelişmekte olan ülkeler arasında orta-gelir grubu ülkeler diye tanımladığı ülkelerde gerçekleşti.” (Dicken 1998: 27,29). Bu nedenle, bazıları “küreselleşme” yerine “üçlüleşme” (“triadisation”) terimini kullanırlar. The Economist dergisinin tahminlerine göre, 300 önemli sanayi işletmesi, 20 milyar Amerikan doları değerindeki üretken yatırımın %20’den fazlasını kontrol etmektedir (Went 1996: 4).
(4) İngilizce bir sözcük olan ‘hedge’, yüklem olarak, diğer şeylerin yanı sıra, bir spekülasyonda riski azaltmak anlamına gelir.
(5) Toplumsal sermaye, devlet sermayesi ve bireysel sermaye gibi kavramları Marx’tan ödünç aldım. Ona göre, “toplumsal sermaye, (anonim şirket sermayesi veya, madenlerde, demiryollarında, vb. üretken ücretli emek çalıştıran hükümetler sanayi kapitalistlerinin işlevlerini gördükleri ölçüde devlet sermayesi de dahil olmak üzere) bireysel sermayelerin toplamına eşittir...” (1986: 100).
(6) ‘Küreselleşme’, özelleştirme ve devletin görece özerkliği arasındaki ilişkinin araştırılmasının ilginç ve zorlu, ama kamçılayıcı bir konu olduğunu düşünüyorum. Devletin toplumsal sınıflar karşısındaki özerklik derecesi, diğer şeylerin yanı sıra, devletin ekonomide üretici, işveren ve tüketici olarak oynadığı role bağlıdır. Devlet işlerini yöneten ve yekpare bir toplumsal bir güç olmayan devlet bürokrasisi veya bürokratik burjuvazi, üretim araçlarının, mali ve diğer kaynakların önemli bir kısmını kontrol eder ve düzenleyici yetkilere sahiptir. Onun kendi sosyoekonomik ve politik çıkarları vardır. O, ekonomik, politik ve askeri gücün birliğinin somutlaşmasıdır. Bu bürokratik sınıfın ‘bağımsız’ ekonomik güç temeli, devletin, ekonomik ve toplumsal olarak güçlü sınıflar veya onların fraksiyonları karşısında, görece özerkliğini kullanabilme yeteneğine sahip olmasını daha çok olanaklı kılar. Burada, özelleştirmeyle birlikte, devletin büyük sermaye karşısındaki görece özerkliğinin azaldığını belirmekle yetineceğim.